26 Ocak 2018 Cuma

697 kelime = 2 yıl

             Müzik, kahve, sigara ve edebiyat... Yine başlıyoruz sanırım, ha? Kürkçü dükkanı, en sevdiğim. Eksik bireyin dolduğu, hayali kız çocuklarının doğduğu, en güzel hayallerin kurulduğu, kalbi kırılan herkesin tamir olduğu o büyülü mekan. Kimisi için bir spor salonu, kimisi için dost koltuğu... Benim için yeni kitap kokusuydu bir zamanlar, şimdilerde bilgisayar oyunu... Ne kadar çok değişiyor her şey, ne kadar da hızlı. Tıpkı akşam üstü otobüste gidiyorken, gözünün önünde gün geceye dönüyorken farkında bile olmuyorsun ya; o zifiri karanlığın içinde kaybolana kadar. Aynen o hızda değişiyor işler.
            Gece ve yalnızlıkla olan ittifakımızın beşinci günü bugün. Karanlığa uyanıp karanlıkta uyuduğum beşinci gün. Canım kahve çekti bahanesiyle düşmanımı görmeye çıktım bu sabah. O yine beni gülümseyerek karşıladı tabii ki. Samimiyetsiz. Sabah derken lafın gelişi, size sabah. Ben henüz uyumadım. Hayatın düz bir yol olmadığını, inişlerin ve çıkışların olduğunu ve bu yüzden gereksiz yere depresyona girip bunun için ilgi beklememeyi öğrendim çoktan, meraklanmayın. Ama zaten olay da bu değil. Mutlu olmak çok şey istiyor sadece; para, sevgi, dost, eğlence ve özgürlük. Mutsuzluk ise çok kolay. Her şeyin en kötüsünü hayal ettiğin zaman işin yarısını yapıyorsun zaten, gerisi kendiliğinden geliyor. Her yazı yazdığımda geçmişten kesitleri baz alıp ona göre yorum yapıyorum. Öyle olmazsa güncel hayattaki negatiflikleri eşeleyip onları dijital kağıtlara döküyorum. Elimde değil çünkü gelecek görüşüm astigmat olmuş, ilerideki her şeyi bulanık görüyorum.
            Herkesin düşünme tarzını öğrenip ona göre yaşamaya çalışıyorum yanlarındayken. Belki de bu yüzden karakterimdeki sonradan ekleme uzuvlar. Belki de bu yüzden cümlelerimdeki tutarsızlıklar. Belki de bu yüzden hızlı konuşuyorum, gerekirse kıvırabileyim diye. Bilmiyorum. Çoğu şeyi bilmiyorum. Çoğu zaman da bilmeme gerek kalmıyor. Karakterleri yara bere içinde olan bu neslin içinde, elimde yara bandıyla bu yüzden geziyorum. Yara bandım yanımda gezdirdiğim ağrı kesici gibi olunca hemen bitiveriyor ve kendime yapıştıramıyorum. Bu yüzden galiba, mutsuzsam sürekli kalp kırıyorum.
            Bu hayattan arkamda bir şey bırakmadan giderim diye çok korkuyorum. Belki de bu yüzden intihar edemiyorum. Bir kitap, ya da bir şarkı, olursa bir film... Belki de dünyanın en güzel kız çocuğu... Bir şeyler bırakmalıyım bu hayata öldüğümde. Sadece tanıdıklarıma hüzün ve özlem olmamalı mirasım. Sanırım uğruna yaşadığım dört şeyden biri bu. Bucket list’im, ailem ve bu var sanırım. Dördüncüyü tüm dünya biliyor zaten. İşin güzel tarafı dört aslında büyük bir rakam benim için, iki sene önceye kadar hiç yoktu çünkü. Sanırım sonunda ileri doğru yürüyorum ve bunu görebiliyorum. Uzun bir yazı oluyor farkındayım ve muhtemelen bir çoğunuz çoktan bıraktı okumayı. Ama şöyle bir durum var; iki yıldır yazı yazmıyorum ve ben biriktirip patlamayı sevdiğimden şuan bu klavyeyi parçalıyorum.
            Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri beşinci kez elektirik gitti az önce. Hayali kalemimin ucu kırılıp duruyor anlayacağınız. Yazdığım hiçbir cümleyi bir gün sonra beğenmediğim için çok da bir önem teşkil etmiyor açıkçası bu durum benim için. Etseydi, daha önce yazdığım onlarca yazıdan bir tanesini saklamış olurdum. “Kitap yazıcam ben.” Şeklinde klişe bir hayale sahip olan bir birey için biraz saçma bir davranış olsa da, karakterim bu sanırım. O an, tam o dakika her şeyi mükemmel ve doğru buluyorken gözlerim, bir saat sonra hepsi boş, yanlış ve aptalca geliyor gözlerime. Kendi aptallığıma katlanamıyorum. Sanırım yıllardır zekamdan harcıyorum. Geceleri kafamın içindeki bozuk paraların şıngırdamasından uyuyamıyorum.
            Yazları sevmiyorum. Kışları sevmiyorum. İlkbaharı sevmiyorum. Karı sevmiyorum. Polenleri sevmiyorum. Böcekleri sevmiyorum. Küçük ve hızlı hayvanları sevmiyorum. Denizin dibinde çok az bildiğimiz bir dünya var ve bundan korkuyorum. Kuşlardan nefret ediyorum. Ve ben panteistim. Arkadaşlarımın ebeveynleriyle tanışmaktan hoşlanmıyorum. Kalabalık ortamlarda içmekten keyif almıyorum. Yeni insanlarla tanışınca geriliyorum, konuşurken kekeliyorum, hatta terliyorum. Ve ben cana yakın birisiyim. Kendimle herhangi bir şeyi kıyasladığımda, o karşılaştırmayı kaybediyorum. Herkesi mutlu etmeye çalışıyorum. On beş dakikadır tanıdığım birini bile on saniyelik de olsa gülümsetecek şeyler yapmaya çalışıyorum. Ve ben nihilistim. Senin davranışlarını onaylamıyorum. Senin doğrularının yarısından çoğunu yanlış buluyorum. Senin adını duyunca hem heyecanlanıp hem darlanıyorum. Senin için, hep senden sonra geldiğimi biliyorum. Ve ben, seni seviyorum?
            Yazmaya doyamadım bir türlü. Çünkü yazmayı bırakırsam uyumak zorunda kalacağım. Uyursam ruya göreceğim ve tahmini dört kez uyanacağım. Her uyandığımda daha da sinirli olacağım. Komple uyandığımda diyalog kurduğum ilk üç insanı üzüp kalplerini kıracağım. Uyumazsam da günler ilerlemeyecek ve ben bu darlanmalardan kurtulamayacağım. O yüzden bencillik yapıp susuyorum artık. Saat şuan 11:04 ve ben karanlık yatağımdaki beyaz çarşafa gömülmeye gidiyorum. Yastıkla yorgan arasında, önümüzdeki sekiz saat, üç-dört farklı hayat kuracağım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder