28 Ağustos 2020 Cuma

Beni bu hale ne getirdi?

  

            Ben getirdim.

            Ben yarattım Ankara’daki küçük dağları. Senin adına yapıldı bütün tünellerim, bütün köprülerim... Elinde ateşle gezdiğin her samanlık benim dökülen parçalarım. Elinde kalan her parça benim sistemimin arıza kayıtlarında saklı. Eline verdiğim yedek anahtarın kırık parçaları...

            Egomla savaştayım yine, belim ağrıyor. Geceleri gözlerim daha iyi görüyor. Gündüzler hep yarım... Günler hep ortadan başlıyor. Sadece altı saat ile arkadaş olabiliyorum, ve sadece yarım düzine saat huzur buluyorum. Bütün dizilerle arkadaş oldum, bilgisayar oyunlarım destek grubum. Darlandığım dakikalarla yan yana yürüyoruz, ama asla ilerleyemiyoruz.

            Seni bu hale ne getirdi?

 

            Ben getirdim.

            Konuşamıyorduk bile eskiden, üçüncü cümlenin ucu bileyli oluyordu. Kelimelerimiz birbirimize ulaşırken havayı kesiyordu. Birlikte öğrendik konuşmayı. İletişim köprülerinin taşlarını ellerimle dizdim aramızdaki uçuruma. Beni istemediğin her dakikayı seni kazanmayı düşünerek harcadım o ütopyada. Kağıt kalemle çözdük en son her şeyi, Sümerlerden sonra yazıyı bir kez daha bulduk birlikte. O da bize, birbirimizi bulmayı öğretti. Önyargısız bir hayatın patikasını bulduk birlikte, art niyetlerin asla barınamadığı... Sonra art niyet oldu en temiz ve sade isteklerimiz, birbirimize bakarken her yer yine siyah tonunda gri oldu.

            Sevişemiyorduk bile eskiden, sürekli bir darlanma, bir şeylerden rahatsız olmak vardı. Eski bedenlerin üzerimizde bıraktığı ruhani ağırlıklardı onlar ve hayaletleri avlamayı o zamanlar bilmiyorduk. Birlikte öğrendik hepsinden kurtulmayı, iki yıllığına hayalet avcısı olmayı. Birbirimizin vücuduyla arkadaş olmayı, dudaklarla konuşmadan iletişim kurmayı...

            Salamıyorduk bile eskiden değersiz sorunları, mutsuz olmak için kasti yapılan hataları, saatlerce aynı manasız şeylere odaklanıp dakikaları yormayı. Birlikte öğrendik salmayı negatifi, zarar veren her şeyi. Renk kontrastını artıran her şeyden vaz geçmeyi; okul, para, arkadaş, ortam, ufak tefek her şeyden... Sen ve ben vardık kocaman soyut bir artı işaretinin üzerinde, aylarca yanaklarımız ve kulaklarımız arkadaştı, göz yuvarlarımızda mutluluk mevsimi dolayısıyla kuraklık vardı.

            Değişemiyorduk eskiden bir başkası için, karakterimiz hayatımızın direksiyonu, geri kalan her şey sokak tabelasıydı. Birlikte öğrendik küçük ve güzel manzaralı yerlerde sigara molası vermeyi. On dakikalığına da olsa çevrenin ve doğanın değerini bilmeyi. Kendimizi yücelttiğimiz bencil perspektiflerimize birbirimizi davet etmeyi, misafir etmeyi... Karar alırken istemezdik engel, birbirimizin bariyeri olmak... Olmadık da zaten. Her zaman konuşmak yetti karşı tarafa, karşı taraf her zaman dinledi. Belki de bu sayede oluştu bu ince, bu saydam misina misali bağ, ne ben gördüm kocaman denizde bunun kötülüğünü, ne de sen. Hangimiz balık, hangimiz balıkçı, hangimiz sofrada aç, heyecanla sırıtan çocuk... Hepsi benim. Hepsi sensin. Sofra toplama sırası geldi, sarı bez nerede?

           

Konuşabiliyoruz artık, eğer yeterince istersek tabii. Sevişebiliyoruz artık, eğer sen istersen tabii. Salabiliyoruz artık, eğer hissedersek o negatifi, o karanlığı. Belki de bu yüzden değişemiyoruz artık. Birbirimize bakınca yüzümüzün yarısını göremiyoruz. Karşının çehresini aydınlatamıyoruz. Yanaklarla kulakları bir günden fazla birlikte tutamıyoruz... Birbirimizi sağlıklı sevemiyoruz. Kayaya takılan o misinayı bir türlü koparamıyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder