12 Ocak 2025 Pazar

 Kendini Sevmelisin :)

            Uykusu kırık, aidiyatı kayıp, ruhu yalnız ve suratı asık... Herkesin bir özeti var bu hayatta. Baktığı mercekten merceğe göre değişiyor bütün manzarası.

            Paslı ve koyu renkli bir teleskopla izliyorum dünyayı bu aralar, dünyamı. Yine uzaklardan bakarken kendime yakalanıyorum, göz göze geliyoruz, bakışlarımı kaçırmıyorum. Yanımda kardeşim konuşuyor; ben, bana bakıyorum. Aynı anda iki açıdan seyrediyorum hayatımı. Belki de sorun da bu ya, sadece seyrediyorum. Eskiden bu sessiz istişareleri ölümsüzleştirirdim, kendimi dinlerdim. Güneş’e küstüğüm günlerde Ay’ın beyazına yazardım bunları. Yine kendim okur, kendime sarılırdım. Artık mutsuzken de rahat yazamıyorum, annem de bloğumu okuyor, üzülüyor, biliyorum.

İki alfa karakter kavgası arasına sıkışmış ufak bir çocuğum sadece, yaşıma aldanmayın. Bir o alıyor gücü eline; dünyanın en mutlu insanı, ‘yok’larla savaşta en cesur asker. Bir öteki alıyor eline; Bugün’e küsmüş, Dün’e dargın, Yarın’a gözleri kapalı. Velayet davası yıllardır devam ediyor, bense sabırla bekliyorum. Sadece bekliyorum. Sahi, neden hiçbir şey yapmıyorum? Çünkü bazen düşmekten korkmasan da, sıkılırsın. İnanın bana, ben gerçekten çok sıkılıyorum. :)

            Kendimi kandıramıyorum, objektif gözlüğümü kabına koyamıyorum. Haritam okunmuyor, pusulam sadece batıyı gösteriyor. Refleksif nefes aldığımız günü-birlik maceralara üşeniyorum. Gergin değilken gergin, düşünceliyken mutsuz, neşeliyken şımarık gözüküyorum. Bu aralar çok fazla açıklama yapıyorum, kalp kırmamaya çalışıyorum. Yalnızlıktan sıkılıp eşlikçi beğenmiyorum. Sığındığım ufak tefek ama güvenli evlerde yaşıyorum. Çocukken de böyleydim zaten; hep bir sığınma ihtiyacı, kendi bedenime mülteci olma hüsranı.

            “Kendini sevmelisin.” tavsiyelerini çok ciddiye alıyorum. Ama ne hikmetse, aradaki ‘n” harfini atıp, sadece kedimi sevebiliyorum. Aynaya bakınca seni seviyorum diyemiyorum. Sağ omzumu öperdim küçükken, artık dudaklarımı çok da hissetmiyorum. Gözler rastgele bakıyor, dil çekimser, kulaklar desen kapalı… Küçükken oyuncu olmak isterdim, şimdi üç maymunu dehşet iyi oynuyorum. Senaryolar hep zayıf, mecburen doğaçlama yapıyorum. Yönetmen de ben olduğum için, asla beğendiremiyorum. Yeni bir meşgale bulmam gerek sanırım, çünkü artık yazarken de sıkılıyorum. :)

 

18 Kasım 2024 Pazartesi

Saklanbaç

            Uzun zaman sonra uyuyamadım bugün. Aylar sonra geri geldim bu bembeyaz kağıda. Düşüncelerimle kirleteceğim bu beyaz bulut, bir nebze uyku damlatır belki yağmuruyla. Kedimle yıldızları saydığımız bu “ıssız adam” gecesinde, düşünce mesaisinde. Islak toprak kokusuyla mantığı çağıracak, boşalttığı zihin sokaklarımı sakinleştirecek bir yağmur…
            Rolanti hayatlarımızı mı huzur sanıyoruz acaba? Eksiklerimizi kapatmayı mı? Rutinlerde bulunan bu huzurdan, sıkılganlığın da haberi var mı? Sanmıyorum. Her yerde avaz avaz çalan bu siren seslerini dandik kulaklıklarla bastırmaya çalışıyoruz. Dünyanın en sıkıcı şarkılarını bağıra çağıra söylüyoruz, bir parça eğlence için rol yapıyoruz. Her monotonluktan sıkıldığımızı farkettiğimizde, yeni bir öğe ekliyoruz denkleme. Matematikte sonsuz sayı, binlerce dil, milyarlarca düşünce… Ne çok şey var eklemelik, işimize geldiğince modifiye etmelik. “Eşittir” karşıtı sıfır olan insanların oluşturduğu kümelere evrensel bakmaya çalışıyoruz.

            Hayatın anlamının sevgi olduğuna karar verdiğim o Vietnam akşamından beri kimseyi sevmiyorum. Genç bir kızın yurtdışına çıkma hayaliyle biriktirdiği o dandik kumbara gibiyim, her tanesini biriktiriyorum. Kapasitemin ucu ucuna yettiği o kumbaranın, kurcalanmaktan yamuk yumuk olmuş anahtar deliğinden bakıyorum hayata. İçerisi karanlık, evet. Işık huzmeleri bu açılardan içeri pek de fazla giremiyor. Zaten çok aydınlık da sevmiyorum, gözlerimi yoruyor.

            Ne de çok severdim geceleri eskiden. Getirdiği sakinliği, sessizliği… Bu aralar Güneşle bir samimiyetimiz var. Ay’ı aldattığımdan beri yüz vermiyor bana akşamlar, ama hiç anlatamıyorum… O’nun büyüsünün sadece bir yansıma olduğunu. Belki de sadece kendimi gülerken bulduğum anları yadsıyorum. Kişisel farkındalığı duygusal konumda sabit durmak sanıyorum. Canlı konum atanlara doğru yürümüyorum, otobüs geçmeyen yollarda bekliyorum. 

            On altı dakikada bu kadar çok kelime dökülen bu kağıda neden daha sık uğramıyorum? Çünkü bu halimi de pek sevmiyorum. Yeterince esmerim, karanlıkta kolay kayboluyorum. Yüzümdeki gülümseme izlerini aşağı doğru kaydırıyorum. Kendimi kandıramıyorum.

            Her şey mükemmel olsa da sıkılırım sanırım. Bu sorunun kökeni nedir, bilmiyorum. Sürekli aradığım mutluluk, adrenalin, heyecan, huzur, neşe, hırs ve azim… Bu nece bir saklanbaç oyunudur, hiçbirinizi bulamıyorum! 

30 Nisan 2024 Salı

Kırık Kalem

            Bir kurşun kalem hayal et. Sarı-siyah şeritlerden oluşan, henüz ucu bile açılmamış, mis gibi ağaç kokan bir kalem.

7 yaşındasın yine, bu kez bilincinle. İlk kez eline aldığından herhalde, heyecandan hemen bir şeyler karalamak istiyorsun. Ucunu açmak için acele edip, her saniye gereğinden fazla keskinleştiriyorsun. Galeyanla başladığın ilk harfin yarısında geliyor ilk hayal kırıklığın. Tekrar başa dönüyorsun, yana yakıla kalemtıraş arıyorsun.

13 oldun bugün, sarı-siyah kalemin hala seninle, çok nadir kullanıyorsun. Çünkü bir sürü kalemin olmuş üzerine; tükenmediğini söyleyip biteninden tut, kıpkırmızı yazanına kadar, hepsi senin olmuş. Arada bir sınıf arkadaşların beğeniyor eski kalemini, paylaşmamak için dört dönüyorsun. Senin çünkü, senin, senin, senin, sen.

18 oldun bugün, kalemin ufaldı. Sarı rengi soldukça beyaza yaklaştı, siyahı soyuldukça daha da garibanlaştı. Ucu zaten sürekli kırılıp seni yarı yolda bırakmıştı. Sen de kalan düzlükleri sırtındaki kitap dolu çantalarla koşmaktan yorulmuştun. Her soluklanma durağında bir kitabını bırakır oldun. Yük azaldıkça yerle temasın azaldı, söz uçtu, yazı başka evlerde kaldı.

 22 oldun bugün. Tükenmez denilenlerle dolu bir kalemkutu mezarlığın var artık. Arada eline alıp, hohlaya hohlaya tekrar deniyorsun şansını. Kimi utanıp çalışıyor, kiminin kalbi içine kaçmış, topu artık dönemiyor. Sen de zaten beş dakika kullanıp geri gömeceksin mezarlığına, umurunda değil. Hiç silgi kullanmazdın, hala kullanmıyorsun. Yeni kağıt gibisi var mı?

26 oldun bugün. Kalemin kaybolalı yıllar oldu, zaten aramıyordun da. Artık kalem de kullanmıyorsun, kağıt da. Bulabildiğin en büyük ve en boş duvarları gözlerinle dolduruyorsun. Söz uçmuyor artık eskisi gibi, sanırım o da yorgun.

29 oldun bugün. Güneşten kaçmıyorsun artık, huzur buluyorsun. Işık gözünü kör etmiyor artık, sadece yoruyor. Sen de haliyle miktarını kendin ayarlıyorsun. Karanlıkla barıştın, sırdaşın oldu artık. Eşin dostun mesafeydi, mesafeyle pekleşti, pekleştikçe seyreldi, seyreldikçe sıkılaştı. Sanırım bir şeyler yazasın var, yine gözlerinle kalem arıyorsun. Gece kaybolmayacak, yazarken kırılmayacak, özen gösterdikçe rengi solmayacak.

                                                                                                                        1-5-24

            Istanbul

24 Ocak 2024 Çarşamba

Sevgili Dünlük

  

            Sevgili dünlük, merhaba! Dünlük diyorum çünkü duygular miras kalmıyor günlere artık. Aynı siniri, aynı öfkeyi, aynı kırgınlıkları, aynı hevesi… Kısacası hiçbir duyguyu yarınlara taşıyamıyorum artık. Hayat o kadar yüksek irtifada ilerliyor ki; kabin bagajı dahi yük oluyor, taşımaya üşeniyorum. “Ne gerek var?” diyorum habire. Yok zaten biliyorum. Her şeyi bile bile tercih ediyorum, yine de anlamıyorum. Sahiden, ne gerek var?

            Taşıyamadığımdan değil yanlış anlamayın, gerçekten istemediğimden. Ruhum sıkılmış artık aynı olay örgülerinden. Aynı heyecanlardan, aynı bedenlerden, aynı zevklerden… Belki de bu yüzden dopamini bozuk para arayan çocuklar gibi yollarda, ve yerlerde arıyorum. Belki de bundandır arada yere bakarak yürümeye devam ediyorum. Babannemi anıp sağa sola para bırakıyorum. Görevler keyifsiz, keyifler görev gibi geliyor; saklanacak bir yer arıyorum. Yine kendime saklanıp, yine kendime sobeleniyorum. Beni yine bir ben anlıyorum. İyi de, seni de yine bir ben anlıyorum? Ee, ne anladım ben bu işten?

            Her sene yeni bir ben arıyorum, ve buluyorum. Artık yere kolay kolay düşmüyorum. Ha, arada yorulup oturuyorum, orası ayrı. Tekrar ediyorum, bu kısmı tercih. Belki de kendimi kandırıyorum. Çöküşlere yeni yeni adlar koyuyorum. Bilemiyorum Altan, çok mu boş ağlıyorum?

            Heyecanı unuttum yine, heyecanlanmak nasıldı, hatırlamıyorum. Kendimi koruyacağım diye risk almaya çekiniyorum. Hoş, gerçekten canım da istemiyor pek. Aynı hayatlar, ayni sigaralar, aynı mekanlar, aynı kadınlar, aynı yalanlar… Vallahi sıkılıyorum. Adrenalin ve yenilik dışında stimule olamıyorum, konfor alanımda rahat edemiyorum. Çok uzun yazmak bile istemiyorum. Her yazar okunmak ister, ben çok anlaşılmak bile istemiyorum. Bu yüzden de cümleleri hep ekmek kırıntılarıyla dolduruyorum. Grateller zaten tenezzül etmez, Hansellere selam veriyorum.

            Çok derdim de yok biliyor musun, eskisi gibi değilim. Kafayı bayağı bi’ topladım. Bir-iki fuzuli problem dışında bu aralar savaşları hep kazanıyorum. Hasan Tahsin misali, dolu silahla geziyorum. Hiç çekinmiyorum. Belki de arsızlaştım iyice, veya duyarsızlaştım, bilemiyorum. Hala kibar olmayı başarabildiğim için bu kısımları pek de negatif bulmuyorum açıkcası. Darlanınca manzaramdan, öteki tarafa bakıyorum. Bi’ sigarada daha yapıyorum, içimden bi’ şarkı daha mırıldanıyorum.

            Yeni bir dil öğreniyorum bu aralar. Olur da bırakmazsam altı-yedi aya öğrenirim, biliyorum. Bir enstruman öğrendim, ikinciyi deniyorum. Sağlıklı beslenip, düzenli spor bile yapıyorum. İnanmaycaksınız ama, düzenli olarak D vitamini bile alıyorum. Ulan yoksa artık bu hayatı seviyor muyum? Sanmıyorum kanka, hala yaşamayı beklediğim hayatı gözlüyorum.

Az kaldı… Az kaldı… Az kaldı… Az kaldı… Az kaldı… Az kaldı… Ne kadar kaldı?

Nasıl anlarım?

Ne zaman anlarım?

Ne zaman başlarım?

Hmm… Bilemiyorum sevgili dünlük, zaten senin fikrin de farazi, güvenemiyorum.

Lan! Yine okumayı sevmeyen güruha edebiyat yapıyorum.

            Eski sevgililerim evleniyor, arkadaşlarımın çocukları oluyor, ben hala aynı edebiyatı yapıyorum. Artık nispeten daha az yapıyorum gerçi… Hayatı italic fontta yaşadığımdan oluyor bence, dimdik durmayı ondandır çok sevmiyorum. Neyse, kopuyoruz Altan, yavaştan topluyorum.

            Dün gerçekten bugündü, yarın da bugün. Aslında her şey o zaman bugün mü?

 Hadi o zaman sağlam bir kahvaltı (kahve içildi) ile başlayıp fethedelim bugünü. Öylesine yazmak için yazayım diye açtığım dosyada yine bir sürü kelime oldu bak, ikinci birayı açmayayım en iyiysi. Ne demiş Kaan Boşnak yavşağı: “Rüzgarım söndü, dindi ateşim. Ah bebeğim ben hala deliyim!” 

Altı aya görüşürüz Altan, göte mukayet, gerisi çözülür. 😊

24 Haziran 2023 Cumartesi

Pozitif Sözler Kısa Olur

         Umut dolu içim bugün yıllar sonra, sığamıyor kendine. Sonunda tanıştım benliğimle, sarıldım sıkı sıkı, bırakamadım bir süre. Ne istediğimi bilmeme gerek olmadığını öğrendim sonunda, ararken uzaklaştığımı farkettim kendimden. Dünya'nın öbür ucunda bile eksik kaldım, çünkü zaten yürüdükçe mesafeyi hiç oynatamamıştım. ( :

Kendi eksenimde dönmeyi öğrendim sonunda, yörüngemden şaşmadan, meteor yağmurlarında yıkanmadan, kayan yıldızları izlemekten keyif almaktan… Yeni bir ekosistem kurdum kendime; en gerekli, hayati malzemelerle. Sevgiyle emeği birleştirdim, hayat oldu yeniden, yüzümü durmadan güldüren. Yanaklarım sürekli şaşkın, göz bebeklerim tekrar kıkırdıyor konuşurken. 


Herkesin benim ikizim sandığı ama yıllardır küs olduğum özgüvenimle barıştık tekrardan. Aynalardan kaçmak yerine aramaya başladım yeniden. Kendimle sinirlenmeden konuşmayı öğrendim sanırım; zihnimde, benliğime arada bir öpücük kondurmayı… En büyük destekçimin kim olduğunu hatırladım, yaptığım nankörlüğün tekerrürü olmasın diye tuttum elimi, kenetledim kendimi bir kez daha.


Ataklarla dövüşmemeyi, onları yürüyüşe çıkartmayı öğrendim sonunda. Etraflarında dans etmeyi… Gizli sekmede çalan müziği kapatamasam da, değiştirmeyi öğrendim sonunda, veya eşlik etmeyi… Melodisini mırıldanırken bundan gizlice keyif almayı, dikkatimi toplayarak sözlerine odaklanmayı… 


Ne güzel şeylermiş bunlar, alışık olmayınca etkileri de ilginç oluyormuş. Grafiğin akışı değişti mi yoksa? Yeni bir grafik mi çiziyorum yoksa? Tecrübe denizime üç-beş damla daha, bu sefer en taze ve saf yağmur sularıyla…


                                                                                                    25 Haziran'ın en tatlı katkılarıyla

15 Nisan 2023 Cumartesi

Yoruldum

  

O kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, nasıl başlandığını hatırlamıyorum. Konuşmayalı, paylaşmayalı, kendimi kendime anlatmayalı…

Genel olarak birkaç seneyi hatırlamıyorum. Neredeydim, ne yaptım… Kimlerleydim, kimi kalbime aldım; hatırlamıyorum.

Pes ettim bazı şeyleri aramaktan, dolanmaktan. Yorulmaktan yoruldum yine, başkalarının hayallerini kovalamaktan. Rekabetten yoruldum yollarımız aynı iken. Sevişmekten yoruldum hepsi sabahına giderken. Boşluklara dalıp gitmekten…

Ben hayatı saldıkça, o beni daha çok saldı sanırım. Yaşamla inat olmuyor, yerinde sayıyor insan. İki adım ileri atarken, hop en gerideyim tekrar. Üzerimde yolların getirdiği tecrübe adı altında tozlar… Pantolonum çamur olmuş, ayakkabım patlamış. Sürekli burnum akıyor, boğazım şiş, bitmeyen öksürükler… Kedim bile yarım yamalak seviyor artık, 10 yıldır içtiğim sigaramın bile tadı farklı geliyor. Bi’ müzik bi’ de kahve kaldı geriye tartışmadan bana eşlik edebilen. En azından konuşmasam da dinleten, dinleyen…

Dünyaları değiştirdim, yine de yüzüm gülmedi. İnsanları değiştirdim, yine de yüzüm gülmedi. Kültürü, hayatı değiştirdim, yine de yüzüm gülmedi. Herkesi güldürdüm, benim yüzüm yine gülmedi. Genel olarak başaramıyoruz bu eylemi, artık yüzeysel de yapmıyorum, ondan da emekli oldum. Zihnimi ne zaman açsam, hayata olan söylenmelerimi susturamıyorum. Memnuniyetsiz doğdum, memnuniyetsiz ölüyorum.

Eski bir Duman şarkısı gibiyim, herkesin dilinde, boş yere. Hala güzel, biraz da yıllanmış, çoktan modası geçmiş, melankoli bağımlılarının ve birkaç fanatiğin önünde sallanan. Yer yer keyif verirken, bir süre sonra bayan. Hep kendi tarzında, kendi hayatında, kendi fikirlerinde… Hep kendi kendine, oradan oraya; belki bir gün dengine…

Eskisi kadar zeki de değilim galiba, ki; bunu ben seçtim açıkçası. Son yıllarda yaptığım seçimler, kabullenişler, bile bile geriye doğru atılan adımlar, bireysel sabotajlar… Bundan ne kadar rahatsızım onu bile bilmiyorum, ama kimliğimi de kaybediyormuş gibi hissediyorum. Komik desen eskisi kadar değil, zeki desen eskisi kadar değil… İşin en kötü tarafı da hırsımı kaybetmiş olmam, artık umurumda da değil. Değil ki değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorum. Eldekiyle yetindiğimden değil, yapmak için bir sebep bulamadığımdan. Her şeyin anlamsız gelmesinden, hayatın bir oyun olmasından, kimsenin bundan haberi olmamasından ve küçük baloncuklarından birbirlerini eleştirmelerinden… Çok yoruldum açıklama yapmaktan, yanlış anlaşılmaktan korkmaktan, kalp kırmaktan, kafa karıştırmaktan. Çok yoruldum bazılarınızdan. Kendim dahil her şeyi değiştirip hep mutsuz olmaktan. Sırf sıkılıyorum diye sigara yakmaktan.

Hayallerimi unutmuştum koşturmaktan, karnımı doyurmaya çalışmaktan, sürekli oradan oraya zıplamaktan, günleri daha hızlı geçirmek için çabalamaktan, aslında çok da istemediğim bir geleceği kurmaya çalışmaktan. Bugüne kadar yardım kabul etmeden yalnız yürümek isteyip; yine de sürekli mola vere vere yürümeye mahkûm olmaktan, “özgürlük” adını verdiğim “bireysellik” algısından ve bunu inanmadan takip etmekten.

Herkes çok garip geliyor bazen, bazen de çok anlamlı. Kafam karışıyor. Bazen diyorum; “realitesi çok ufak, anlamıyor, bilmiyor, düşünemiyor…” iyi de ne değişiyor? Herkes kendi dünyasında bir şeyler başarmak için koşuyor.  Ben yoruldum. Her şeyi sorgulamaktan, yardımsız uyuyamamaktan, gece uyurken çenemi kasıp dişlerimi kırmaktan…

Eskiden ne güzeldi, çözüm çocuk… Çözüm çocuk büyüdü, sorun adam oldu, çözmeye bile çalışmıyor… Hayat çok zor her şeyi hesaba katıp çözmeye çalışırken. Ama hayat yine çok zor, her şeyi siktir edip salarken…. Yine siyah ile beyaza düştük anlayacağın, gri renk kurtarmıyor. Denge yine kayıplarda, zihin yine bulanık, karakterden ödün yok. Herkese iyi, kendime kötü olmaktan yoruldum ben. Herkese kibar olmaktan, kibar olduğum için eleştirilmekten, iyi olduğum için rastgele etiketlenmekten… Yoruldum.

Kendimi anlatmaktan, kimsenin anlamamasından, anlasa da eylemsiz olmasından yoruldum ben. Herkes bir karınca, oradan oraya koşarken; ağustos böceğinin hayatını merak etmekten yoruldum. Kötü insanların kahkahalarından, mazlumların masumiyetinden, insanların saçma salak hareketlerine bahane üretmekten, herkesi affetmekten yoruldum. Haksızlıklara tahammül etmekten, sırf üzerinden zaman geçtiği için görmezden gelmekten yoruldum. Unutamamaktan yoruldum.

Babaannem 21 yaşındayken “Daha gözün açılmadı oğlum.” Demişti, şimdi o gözü açık tutmaktan yoruldum ben. Güvenemiyorum, sevemiyorum, inanamıyorum, anlayamıyorum ve hatta algılayamıyorum. İnsanların kötülüklerinin seviyesini idrak edemiyorum. Canım babaannem, gözü açtık, şimdi kapatamıyorum.

Uyuyamıyorum.

 

19 Ocak 2022 Çarşamba

Havva Hanımla Elma Bey

Yine şeffaf bir realiteden izliyorum dünyamı. Yüzümün güldüğünü farkedince yoruluyor yanaklarım, başım ağrımaya başlıyor. Kaç gündür huzurlu uyuduğumu düşününce huzursuzlaşmaya başlıyorum yatağımın içinde, elektirikli battaniye altında üşüme geliyor. Bilinçli mutluluk bir ilüzyon sanırım, ve bazı rastlantılar benimle dalga geçiyor. Bu gece battaniyeden yapılma kalkanımla birlikte, yastıklarımla tartışıyoruz mühim bir konuyu: Havva ve yasak elma.

İstediğin her şeye sahip olduğun bir hayatta erişemeyeceğin söylenen, ama gözünün önünde duran bir şeyle karşı karşıyasın, ne yaparsın? Kimisi meraktan diyor bu saplantı, kimisi aç gözlülük, kimisi de insanlık diye yorumluyor kabaca. Hepsini ben diyorum aslında sadece yastıkları da ben seslendirdiğimden herhalde, farklı biri konuşuyormuş gibi geliyor. Aslında hiçbiri değil bu arada. Bu sadece bir yanılsama, elma aslında ya hiç olmadı, ya da hiçbir zaman tabu olmadı.

Sonsuzluk kavramında asla ulaşamayacağım bir şey için neden tasalanayım ki? Bence Aristo filan böyle bir soru sorardı. Hiçbir şekilde gücün yetmiyor, yasak olduğunu kabullendiğin bu realiteye, o zaman neden zihnen yorulasın? Bu yanılgıyı kabullendiğin zaman zaten elma da kayboluyor Havvacım derdi, araları biraz daha samimi olsaydı. Vazgeçmişlik geliyor, peşinden biraz hayal kırıklığı, daha sonra belki terkediş, belki de kabulleniş... yine de günün sonunda salış ve huzurla buluşuyor.

Peki da Vinci ne yapardı? Biraz daha sonuç odaklı bir birey olduğu için bu sonsuzluk algısını sonsuz bir fırsat dönemi olarak görürdü kanımca. Birbirinden farklı metotlar dener, o elmadan bir ısırık alana kadar çabalardı. Sürekli daha farklı ve absürd şeylere girişir, belki de kendini bu yolda yitirirdi. Vatikanın baskısına yakalanmadan bunu yapmak da biraz göt istiyor açıkcası, biliyorsunuz. Başarsan bile suçlusun, başarını paylaşamıyorsun, üstüne de sonsuza kadar lanet. Hepsi merak, hepsi istek, hepsi arzu, hepsi kural tanımamazlık adına atılan adımların aslında geriye doğru olduğunu anlamak için mi?

İstanbul’un fethi metaforu uyuyor mu acaba buraya, bilemiyorum. Mehmet’in adı tek başına çok bayık durmuyor mu sizce de? Bence elmaya ulaştıktan sonra en çok keyif alanlardan biri de o oldu. En azından biz öyle biliyoruz, uygun durumlarda anlatılabilsin diye şişirilmiş tarihimiz sayesinde. Söz konusu elma olan İstanbul’a bakınca hala aynı değeri taşıyor mu acaba diye sormadan edemiyorum. Hadsizliğimle dilim yine el ele dik bir yokuştan aşağıya doğru koşuyor; bir elde elma, diğer elde bıçak ne yapacağından emin olmadan.

Peki Shakespeare ne yapardı? Daha ilk günden elmayı almaktan çok, neden alamayacağını anlatmak için yanıp tutuşur muydu? Elma ağacının karşısındaki ağaca yaslanıp, o tek elmaya gözlerini dikip ona sahip olamamayı mı tasvir ederdi sonsuzluk boyunca? Cennette bu sonsuzluk paradoksuna sonradan dahil olan eril bireylerle, melekler de onu dinleyip; “vuaayy beee adam ne anlattı usta.” Der miydi birbirlerine? Muhtemelen derlerdi, ama ne elma yenmiş olurdu ne de bir yaprak düşmüş olurdu yere. Olan yine Shakespeare’e olurdu herhalde, boşa geçmiş bir sonsuzluk algısı.

Sanırım bu paradoks en eski korkutma yalanı. Sapiens’de hep bahsedilen insanın hayal gücü sayesinde büyük toplulukları organize ettiği argümanının en büyük destekçisi. Mutluluktan soyutlanıp kurallara, görevlere odaklanmanın en kolay yolu. Kör gözleri olan insanların bir de suratlarına torba geçirerek garantiye alma telaşı. Ya uyanırsa diye başında beklediğin bebeğe saatlerce söylenen bir ninni, asla erişemediğin noktayı kaşımaya çalışırken yakınını kaşıyıp kendini kandırma hissi...

Yine baydım bak ben vizyonlu olmaktan, ne elmaymış! Steve Jobs ısırılmışını boşuna Iphone logosu yapmamış. Herkes ısırmak istiyor, armut yiyenlere bok atıyor, ama yine de kimse ilk ısıran olmak istemiyor. Bayılıyorum körlerin en az üç tane dili olmasına. Ben sanırım bu elmayı ısırıcam, dayanamayaraktan. 😊