Güzel şeyler yazamıyorum
artık. Göreceli bakma yeteneğimi kaybettim sanırım.
Kendimle saklambaç
oynarken buluyorum kendimi, sürekli bir şeylere bakakalmışken yakalıyorum.
Hayat paradoksunun yine mutsuz kısmındayım galiba, ama zaten mutluyken bu beyaz
sayfalarla asla görüşmüyorum.
Kendimi kandıramıyorum
sanırım artık, motive edemiyorum. Zaten bir döngü ise bu, Ay’ın aydınlık yüzünü
dönmesini bekliyorum. Gecelerle tekrar arkadaş olmak istemiyorum. Bu hissi
sevmiyorum.
Müzik dinlemeyi rutin
haline getiriyorum, yanlış yapıyorum. Bu oyunun kurallarını ezbere biliyorum,
yine de yapıyorum. Sanırım şikayetçi olma hakkım yok, sonuçta olacakları bile
bile, isteyerek yapıyorum. Göze alıyorum. Göremiyorum.
Yirmi dört yaşında,
sokaktaki kayıp milyonlarca bireyden hiçbir farkım olmadan, dramatik yazılar
yazıp hayatımda bir gelişme bekliyorum. Her şeyi yarınlara erteleyip bugünlerin
kalbini kırıyorum.
Sonu olmayan bu patikanın
girişinden sürekli yorum yapıyorum. Ya yürümeyi sevmiyorum, ya da yalnız
yürümekten korkuyorum. Belki de doğru ayakkabıyı bulamıyorum, bilmiyorum.
Evde duramıyorum artık.
Yalnızlık hissini sevdiğim, kendime zaman ayırdığım günleri özlüyorum.
Duvarların konuştuğu ama üzerime yürümediği zamanları... Odamın pembe dumanla
dolduğu, bilgisayarımın en eğlenceli dostum olduğu zamanları hatırlayınca
şaşırıyorum sürekli. Çıkmam gerekiyor burdan, gitmem gerekiyor, kiminle gitmem
gerekiyor? Ben, kendi başıma neden yapamıyorum? Kendimi bulmak için aldığım
kararların sonucunda hep kendimi başkalarını ararken buluyorum.
Birey olamadım sanırım.
Her şeyden biraz biraz, kocaman bir hiç oldum. Yirmi yıldır okula gidiyorum.
Hayatım sürekli askıda devam ediyorken, ben ya insanların hayatlarını ayıplıyor
ya da gıpta ediyorum.
Hayalleri var çocukluğumun,
bana miras bıraktığı. Vasiyetinde büyük harflerle yazdığı. Hiçbiri için
yeterince çabalamıyorum. Kotam her zaman kendimi kandırana kadar, belki bu
yazıyı bile bu yüzden yazıyorum. Zaten artık güzel şeyler yazamıyorum.