Ben getirdim.
Ben yarattım Ankara’daki küçük dağları. Senin adına
yapıldı bütün tünellerim, bütün köprülerim... Elinde ateşle gezdiğin her
samanlık benim dökülen parçalarım. Elinde kalan her parça benim sistemimin
arıza kayıtlarında saklı. Eline verdiğim yedek anahtarın kırık parçaları...
Egomla savaştayım yine, belim ağrıyor. Geceleri gözlerim
daha iyi görüyor. Gündüzler hep yarım... Günler hep ortadan başlıyor. Sadece altı
saat ile arkadaş olabiliyorum, ve sadece yarım düzine saat huzur buluyorum.
Bütün dizilerle arkadaş oldum, bilgisayar oyunlarım destek grubum. Darlandığım
dakikalarla yan yana yürüyoruz, ama asla ilerleyemiyoruz.
Seni bu hale ne getirdi?
Ben getirdim.
Konuşamıyorduk bile eskiden, üçüncü cümlenin ucu bileyli
oluyordu. Kelimelerimiz birbirimize ulaşırken havayı kesiyordu. Birlikte
öğrendik konuşmayı. İletişim köprülerinin taşlarını ellerimle dizdim aramızdaki
uçuruma. Beni istemediğin her dakikayı seni kazanmayı düşünerek harcadım o
ütopyada. Kağıt kalemle çözdük en son her şeyi, Sümerlerden sonra yazıyı bir
kez daha bulduk birlikte. O da bize, birbirimizi bulmayı öğretti. Önyargısız
bir hayatın patikasını bulduk birlikte, art niyetlerin asla barınamadığı...
Sonra art niyet oldu en temiz ve sade isteklerimiz, birbirimize bakarken her
yer yine siyah tonunda gri oldu.
Sevişemiyorduk bile eskiden, sürekli bir darlanma, bir
şeylerden rahatsız olmak vardı. Eski bedenlerin üzerimizde bıraktığı ruhani
ağırlıklardı onlar ve hayaletleri avlamayı o zamanlar bilmiyorduk. Birlikte
öğrendik hepsinden kurtulmayı, iki yıllığına hayalet avcısı olmayı. Birbirimizin
vücuduyla arkadaş olmayı, dudaklarla konuşmadan iletişim kurmayı...
Salamıyorduk bile eskiden değersiz sorunları, mutsuz
olmak için kasti yapılan hataları, saatlerce aynı manasız şeylere odaklanıp
dakikaları yormayı. Birlikte öğrendik salmayı negatifi, zarar veren her şeyi. Renk
kontrastını artıran her şeyden vaz geçmeyi; okul, para, arkadaş, ortam, ufak tefek
her şeyden... Sen ve ben vardık kocaman soyut bir artı işaretinin üzerinde,
aylarca yanaklarımız ve kulaklarımız arkadaştı, göz yuvarlarımızda mutluluk
mevsimi dolayısıyla kuraklık vardı.
Değişemiyorduk eskiden bir başkası için, karakterimiz
hayatımızın direksiyonu, geri kalan her şey sokak tabelasıydı. Birlikte
öğrendik küçük ve güzel manzaralı yerlerde sigara molası vermeyi. On dakikalığına
da olsa çevrenin ve doğanın değerini bilmeyi. Kendimizi yücelttiğimiz bencil
perspektiflerimize birbirimizi davet etmeyi, misafir etmeyi... Karar alırken
istemezdik engel, birbirimizin bariyeri olmak... Olmadık da zaten. Her zaman
konuşmak yetti karşı tarafa, karşı taraf her zaman dinledi. Belki de bu sayede
oluştu bu ince, bu saydam misina misali bağ, ne ben gördüm kocaman denizde
bunun kötülüğünü, ne de sen. Hangimiz balık, hangimiz balıkçı, hangimiz sofrada
aç, heyecanla sırıtan çocuk... Hepsi benim. Hepsi sensin. Sofra toplama sırası
geldi, sarı bez nerede?