On dört saatten az kaldı bu simülasyonda 26. Yılımı doldurmama ve ben on sekiz saatir uyumuyorum. Vücudum yatakla edepsiz şeyler hayal ederken beynim yine göz bebeklerimden habersiz kısa videolar izletiyor içeride. Asla bitmeyen bir Instagram reels serüveni gibi geçen bir-iki saatin sonunda, terkettim bu yalnızlık kokan sinema salonunu, zaten bilet de çok pahalıydı.
Tüm
hatlarıyla hatırlayabildiğim ilk doğum günüm 2007 yılına ait, 12 yaşındayım
ve 5. Sınıfa yeni geçiyorum. Babam o
zamanlar asker ve biz Giresun’a yeni taşınmışız. Taşındıktan tam bir ay sonra
okul açılmış, okulun 11. Gününe denk geliyor benim minyatür halimin doğum günü.
İnanılmaz heyecanım ve arkadaş canlısı tavrım birleşince; tanıştığım herkesi
davet ettim doğum günüme, kocaman bir parti hayali kurarak. Kimi davet etsem
heyecanlanıyor, geleceğini söylüyor, gözlerinin içi gülüyor, gözlerimin içi
gülüyor... Okulun (bence) en güzel kızı bile söz vermiş geleceğine, öyle bir
heyecan benim için. Evde bir kargaşa hakim. Annem en az on beş kişilik bir
parti hazırlığı yapmış; pastalar, kekler, salatalar, kolalar, fantalar... Saat
13:00’da başlayacak olan efsanevi doğum günü partim için her şey hazır ve
nazır.
Saat 12:00,
yerimde duramıyorum. Sürekli heyecandan tuvalete gidiyorum, pencereden dışarıya
bakıyorum durmadan, kimse gelmiyor.
Saat 13:00,
yağmur yağıyor, dışarıyı net göremiyorum. Her geçen araba kalbimi zıplatıyor,
hiçbiri durmuyor.
Saat 14:00,
ev telefonu çalıyor. Bazı arkadaşlarımın aileleri arıyor. “Hava çok kötü, yol
uzak...” , dediklerini tahmin ediyorum şimdiki aklımla, o zamanlar için kim
aradı onu bile bilmiyorum.
Saat 17:00, ailem beni güldürmeye çalışıyor, küçük kız
kardeşim pasta yemek istiyor, ben sadece o gün bitsin istiyorum. Yarın olsun,
okula gideyim ve arkadaşlarım neden gelmedi öğreneyim istiyorum. Sabah olunca artık
merak etmediğimi farkediyorum.
O günden sonra
uzun bir süre çok değersiz oldu doğum günlerim. Lise yıllarında da, son sınıfa
kadar çok başarılı olamadım arkadaş edinme konusunda. Sanırım arkadaşlık
konsepti o yağmurlu gün, camla birlikte bulanıklaştı benim için temelinde. İlk
güven kaynaklı travmam, ilk kez insanlara inanmanın verdiği pişmanlık ve
boşluğa bakıp bekleme hissi...
Lise sonlara
doğru biraz şanslıyım, hayatımda ilk defa bir arkadaş grubum var. Bana değer
veren ve beni, benden önce düşünen. Benim için bir doğum günü partisi bile
düzenleniyor. Yanlış hatırlamıyorsam ağlıyorum o partide. Şaşkınlıktan mı, sevinçten
mi bilmiyorum. Kendime acımayı bırakıp ördüğüm barajları ilk onlarla yıkıyorum.
Sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelen inanılmaz ekibimle birlikte kendimi çok
güçlü hissediyorum. “Lise arkadaşlıkları çabuk dağılır, kopar.” Diyen herkese
tavır alıyorum, yine de iki seneye kalmadan hepsini haklı çıkartıyorum,
muhtemelen hepsi de benim suçum.
2013 yılındayım,
çok aşığım, gözüm başka hiçbir şeyi görmüyor. Hayatımın en güzel yılındayım. İyi
bir üniversitede, istediğim bölümü okuyorum, ama tembel ve kötü kararlar alan
bir genç olduğum için hazırlık okuyorum. Yiyiyorum, içiyorum, geziyorum ve
yatıyorum. Bomboş bir akademik yıl, dop dolu bir aşk hayatı yaşıyorum. Hayatımın
en güzel doğum gününü kutluyorum, yanımda otuz kişi var, her zaman gittiğim
bardayım ve artık bir değil, iki arkadaş grubum var. Onları birleştirmek,
kocaman bir aile olmak istiyorum. Yalnız geçirdiğim her doğum gününün acısını
çıkartmak istiyorum. Yağmur yağan penceredeki her damla için biri daha olsun
yanımda istiyorum. Çok arkadaşı, çok sevilmek sanıyorum. Çok insanı, çok
arkadaş sanıyorum. Yine aptalım, yine yanılıyorum.
2014
yılındayım, ailem şehir değiştirdi, sevgilimle ayrıldık ve ben koskocaman bir
evde tek başımayım. Kalbim kırık, yapayalnız, doğum günümü bekliyorum. Hayatın
inişleri ve çıkışlarını ilk kez bu kadar net öğreniyorum. Her gün başka bir
odada uyuyorum, okula gitmiyorum, evde kendime zindan oluyorum, anahtarı bulamıyorum.
Hayatımın en zor dönemini yaşıyorum, en dibi görüp yukarıdaki ışığa bile
bakmıyorum. Bütün Işıklardan nefret ediyorum, sadece geceleri yaşıyorum. Bu uzay
boşluğundan kurtulmak için en derin Deniz’e dalıyorum, yüzmeyi tekrar öğrenmeye
çalışıyorum, tavana bakıp Portishead dinliyorum.
2015 yılındayım
bu kez, okula başladım, akademik hayatım dışında yine her şey yolunda.
Arkadaşlıklarım biraz daha kalıcı gözüküyor gözüme, ama hala herkesi çok çabuk
seviyorum. Herkes de beni çok seviyor sanıyorum. Duvar boşluklarından ismimi
duyuyorum. Koridorda ismimi keskin tonlarla kullanıyor insanlar,
anlamlandıramıyorum. En yakın arkadaşımı dinlemiyorum ve herkesle samimi
oluyorum. Tam bir gerizekalıyım.
2016 yılında
sosyalliği çözdüm. Bir sürü arkadaşım var, yani onlar öyle sanıyorlar. Birkaç
kişi hariç, hepsi aslında “çay kankam” adını verdiğim zaman geçirme aletine dönüşmüş,
beni birkaç saat oyalayan meşgalelerden ibaretler. İnsanları 10 puan cetvelinde
değerlendirirken, 0’dan başlatmayı öğreniyorum, hayatım değişiyor. Aşk hayatım kaos
içerisinde bu kez de, ben de onun içinde boğuluyorum. Kalitesiz romantik komedi
dizilerinin senaryolarını yaşıyorum, hem şaşırıp hem gülüyorum, kafayı yiyorum.
2017 yılında
kurduğum sahte arkadaşlıkları bir bir dağıtıyorum. Sekiz kişi ve ailem dışında
hiç kimsenin bir önemi yok hayatımda. Geri kalan herkes harcanabilir,
kırılabilir ve salınabilir. Gerçek arkadaşlığı, dostluğu tadıyorum. Okulu
düzeltiyorum, aşk hayatı yine gündemde... Çocukluktan gelen yalnızlığımı
sanırım sürekli bu şekilde kapatmaya çalışıyorum. Sonunda hayalini kurduğum üniversite
hayatını yaşıyorum. Kocaman bir doğum günü partisi düzenliyorum, sekiz kişinin yedisi
yanımda, hepsi diğer insanların neden orada olduğunu sorguluyor. Ben
anlamıyorum, bana iyi bir şeymiş gibi geliyor. Biriyle bunun için tartışıyoruz
bile, çok garipsiyorum. Sosyallik adı altında kendime koyduğum kuralları o gün farkında
bile olmadan yıkıyorum, altı ay sonra farkına varıyorum.
2018 yılında
altı insanın altı yüz insana bedel olduğunu farkediyorum. Bunu o kadar ciddiye
alıyorum ki doğum günümde başka kimseyi görmek istemiyorum. Ekim soğuğunda
hepsini darlayıp kampa götürüyorum. Götümüz donuyor ama kalbim içimi eritiyor,
o kadar mutluyum.
2019 yılında
bir önceki senenin tadı damağımda kalıyor. Aynı yere, aynı insanlarla, aynı
tarihte bir daha kampa gidiyorum. Bir sene öncekinden bile daha mutluyum,
inanamıyorum. Doğum günü konseptinin bendeki değerini sorguluyorum. İlk kez
yıllar sonra o yağmurlu camı düşünüyorum. Kendimle gurur duyuyorum, geçmişe
gidip kendime sarılmak istiyorum.
2020 yılında
pandemi var, ailemin yanına dönmüşüm, yollar kapanmış dönemiyorum. Karantinadayız,
kendi aileme destek olurken, diğer ailemi yalnız bırakıyorum. Onları çok
özlüyorum, her gün konuşuyoruz. Bensiz eğleniyorlar, kıskanıyorum. Bensiz
üzülüyorlar, destek olamıyorum. Dertleri var, ben yokum. Yolların açıldığı
günün ertesi dönüyorum, ailemde çatlaklar oluşmuş, hissediyorum. Doğum günümde
yine kamptayız, yine çok mutluyum sanıyorum, sabahında hepsinin bir ilüzyon
olduğunu anlıyorum. Sanırım 3.yü zıplayamıyorum. Aşk hayatım beni tüketiyor,
içten içe eriyorum. Psikolojim bayatlıyor, karakterim kuruyor. Ödün vermekten
boş bir kavanoza dönüşüyorum. Kendim olamıyorum, ben neydim (?) hatırlayamıyorum.
Yine de bu zehirden kopamıyorum. Önümde duran göle bakıp yaşımı ve
yaşadıklarımı sorguluyorum. Hiçbir şeyi çözemiyorum.
2021’e
geldik, yarın doğum günüm. Upuzun ve çok zorlu bir sene daha geride kaldı ve
yaşadığım bazı şeylere hala inanamıyorum. Yüzmeyi öğrenmeye çalıştığım Denizde
boğulmak üzereyken karaya nasıl çıktım bilmiyorum. Işıklardan kaçtığım günlere
gülüyorum, şimdilerde rahatsız etmeyecek seviyede loş Işıkta oturmayı
seviyorum, fazlası hala gözümü alıyor. Ailem olan arkadaşlarım paramparça yine.
Bu sefer ben masumum, bunun da farkındayım. Yarın doğum günüm, ama bu sefer
heyecanlanamıyorum, biraz midem bulanıyor, belki de hala tuzlu su kusuyorum,
artık yüzmeyi sevmiyorum. Artık aşk hayatı konseptini kökten problemli
buluyorum. Arkadaşlık konseptine inanmamı sağlayan insanlar fiziksel olarak
yanımda olamıyorlar, hepsini çok özlüyorum. İnsanlarla arkadaş olmaya çalışsam
da hiçbirinin yerine koyamıyorum. Duygusal bir kar topu olup içten içe buz
tutuyorum. İnsanları kalbinin rengine, sözlerinin şeffaflığına göre
sınıflandırıyorum artık, puantajı kaldırdım. Diyalog kuramayan, derdini
anlatamayan insanlara katlanamıyorum, hayatlarını merak edemiyorum. Flört ederken
bunalıyorum. Kadınlarla sırf sevişmek için hayatlarını merak ediyormuş gibi
yaparken kendime ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Bir şekilde hep evime
dönüyorum. Artık zindanın anahtarını iç cebimden başka bir yere koymuyorum,
istediğim zaman kapıyı açık bırakıyorum.
Yarın doğum
günüm. Bir yıl daha geçti. Bin yıl daha geçse ne ola ki? Koskocaman bir
fanusta, kendi kendimi sallayıp uçan kar tanelerine şaşırıyorum. Bir yıl daha
geçti, benim için kocaman bir kış bitti. Beni bilenler Ay’a olan tutkumu bilir,
ama artık Güneş’i daha çok seviyorum. 😊