1 Ekim 2021 Cuma

Bir Yıl Daha

             On dört saatten az kaldı bu simülasyonda 26. Yılımı doldurmama ve ben on sekiz saatir uyumuyorum. Vücudum yatakla edepsiz şeyler hayal ederken beynim yine göz bebeklerimden habersiz kısa videolar izletiyor içeride. Asla bitmeyen bir Instagram reels serüveni gibi geçen bir-iki saatin sonunda, terkettim bu yalnızlık kokan sinema salonunu, zaten bilet de çok pahalıydı.

            Tüm hatlarıyla hatırlayabildiğim ilk doğum günüm 2007 yılına ait, 12 yaşındayım ve  5. Sınıfa yeni geçiyorum. Babam o zamanlar asker ve biz Giresun’a yeni taşınmışız. Taşındıktan tam bir ay sonra okul açılmış, okulun 11. Gününe denk geliyor benim minyatür halimin doğum günü. İnanılmaz heyecanım ve arkadaş canlısı tavrım birleşince; tanıştığım herkesi davet ettim doğum günüme, kocaman bir parti hayali kurarak. Kimi davet etsem heyecanlanıyor, geleceğini söylüyor, gözlerinin içi gülüyor, gözlerimin içi gülüyor... Okulun (bence) en güzel kızı bile söz vermiş geleceğine, öyle bir heyecan benim için. Evde bir kargaşa hakim. Annem en az on beş kişilik bir parti hazırlığı yapmış; pastalar, kekler, salatalar, kolalar, fantalar... Saat 13:00’da başlayacak olan efsanevi doğum günü partim için her şey hazır ve nazır.

            Saat 12:00, yerimde duramıyorum. Sürekli heyecandan tuvalete gidiyorum, pencereden dışarıya bakıyorum durmadan, kimse gelmiyor.

            Saat 13:00, yağmur yağıyor, dışarıyı net göremiyorum. Her geçen araba kalbimi zıplatıyor, hiçbiri durmuyor.

            Saat 14:00, ev telefonu çalıyor. Bazı arkadaşlarımın aileleri arıyor. “Hava çok kötü, yol uzak...” , dediklerini tahmin ediyorum şimdiki aklımla, o zamanlar için kim aradı onu bile bilmiyorum.

Saat 17:00, ailem beni güldürmeye çalışıyor, küçük kız kardeşim pasta yemek istiyor, ben sadece o gün bitsin istiyorum. Yarın olsun, okula gideyim ve arkadaşlarım neden gelmedi öğreneyim istiyorum. Sabah olunca artık merak etmediğimi farkediyorum.

            O günden sonra uzun bir süre çok değersiz oldu doğum günlerim. Lise yıllarında da, son sınıfa kadar çok başarılı olamadım arkadaş edinme konusunda. Sanırım arkadaşlık konsepti o yağmurlu gün, camla birlikte bulanıklaştı benim için temelinde. İlk güven kaynaklı travmam, ilk kez insanlara inanmanın verdiği pişmanlık ve boşluğa bakıp bekleme hissi...

            Lise sonlara doğru biraz şanslıyım, hayatımda ilk defa bir arkadaş grubum var. Bana değer veren ve beni, benden önce düşünen. Benim için bir doğum günü partisi bile düzenleniyor. Yanlış hatırlamıyorsam ağlıyorum o partide. Şaşkınlıktan mı, sevinçten mi bilmiyorum. Kendime acımayı bırakıp ördüğüm barajları ilk onlarla yıkıyorum. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelen inanılmaz ekibimle birlikte kendimi çok güçlü hissediyorum. “Lise arkadaşlıkları çabuk dağılır, kopar.” Diyen herkese tavır alıyorum, yine de iki seneye kalmadan hepsini haklı çıkartıyorum, muhtemelen hepsi de benim suçum.

            2013 yılındayım, çok aşığım, gözüm başka hiçbir şeyi görmüyor. Hayatımın en güzel yılındayım. İyi bir üniversitede, istediğim bölümü okuyorum, ama tembel ve kötü kararlar alan bir genç olduğum için hazırlık okuyorum. Yiyiyorum, içiyorum, geziyorum ve yatıyorum. Bomboş bir akademik yıl, dop dolu bir aşk hayatı yaşıyorum. Hayatımın en güzel doğum gününü kutluyorum, yanımda otuz kişi var, her zaman gittiğim bardayım ve artık bir değil, iki arkadaş grubum var. Onları birleştirmek, kocaman bir aile olmak istiyorum. Yalnız geçirdiğim her doğum gününün acısını çıkartmak istiyorum. Yağmur yağan penceredeki her damla için biri daha olsun yanımda istiyorum. Çok arkadaşı, çok sevilmek sanıyorum. Çok insanı, çok arkadaş sanıyorum. Yine aptalım, yine yanılıyorum.

            2014 yılındayım, ailem şehir değiştirdi, sevgilimle ayrıldık ve ben koskocaman bir evde tek başımayım. Kalbim kırık, yapayalnız, doğum günümü bekliyorum. Hayatın inişleri ve çıkışlarını ilk kez bu kadar net öğreniyorum. Her gün başka bir odada uyuyorum, okula gitmiyorum, evde kendime zindan oluyorum, anahtarı bulamıyorum. Hayatımın en zor dönemini yaşıyorum, en dibi görüp yukarıdaki ışığa bile bakmıyorum. Bütün Işıklardan nefret ediyorum, sadece geceleri yaşıyorum. Bu uzay boşluğundan kurtulmak için en derin Deniz’e dalıyorum, yüzmeyi tekrar öğrenmeye çalışıyorum, tavana bakıp Portishead dinliyorum.

            2015 yılındayım bu kez, okula başladım, akademik hayatım dışında yine her şey yolunda. Arkadaşlıklarım biraz daha kalıcı gözüküyor gözüme, ama hala herkesi çok çabuk seviyorum. Herkes de beni çok seviyor sanıyorum. Duvar boşluklarından ismimi duyuyorum. Koridorda ismimi keskin tonlarla kullanıyor insanlar, anlamlandıramıyorum. En yakın arkadaşımı dinlemiyorum ve herkesle samimi oluyorum. Tam bir gerizekalıyım.

            2016 yılında sosyalliği çözdüm. Bir sürü arkadaşım var, yani onlar öyle sanıyorlar. Birkaç kişi hariç, hepsi aslında “çay kankam” adını verdiğim zaman geçirme aletine dönüşmüş, beni birkaç saat oyalayan meşgalelerden ibaretler. İnsanları 10 puan cetvelinde değerlendirirken, 0’dan başlatmayı öğreniyorum, hayatım değişiyor. Aşk hayatım kaos içerisinde bu kez de, ben de onun içinde boğuluyorum. Kalitesiz romantik komedi dizilerinin senaryolarını yaşıyorum, hem şaşırıp hem gülüyorum, kafayı yiyorum.

            2017 yılında kurduğum sahte arkadaşlıkları bir bir dağıtıyorum. Sekiz kişi ve ailem dışında hiç kimsenin bir önemi yok hayatımda. Geri kalan herkes harcanabilir, kırılabilir ve salınabilir. Gerçek arkadaşlığı, dostluğu tadıyorum. Okulu düzeltiyorum, aşk hayatı yine gündemde... Çocukluktan gelen yalnızlığımı sanırım sürekli bu şekilde kapatmaya çalışıyorum. Sonunda hayalini kurduğum üniversite hayatını yaşıyorum. Kocaman bir doğum günü partisi düzenliyorum, sekiz kişinin yedisi yanımda, hepsi diğer insanların neden orada olduğunu sorguluyor. Ben anlamıyorum, bana iyi bir şeymiş gibi geliyor. Biriyle bunun için tartışıyoruz bile, çok garipsiyorum. Sosyallik adı altında kendime koyduğum kuralları o gün farkında bile olmadan yıkıyorum, altı ay sonra farkına varıyorum.

            2018 yılında altı insanın altı yüz insana bedel olduğunu farkediyorum. Bunu o kadar ciddiye alıyorum ki doğum günümde başka kimseyi görmek istemiyorum. Ekim soğuğunda hepsini darlayıp kampa götürüyorum. Götümüz donuyor ama kalbim içimi eritiyor, o kadar mutluyum.

            2019 yılında bir önceki senenin tadı damağımda kalıyor. Aynı yere, aynı insanlarla, aynı tarihte bir daha kampa gidiyorum. Bir sene öncekinden bile daha mutluyum, inanamıyorum. Doğum günü konseptinin bendeki değerini sorguluyorum. İlk kez yıllar sonra o yağmurlu camı düşünüyorum. Kendimle gurur duyuyorum, geçmişe gidip kendime sarılmak istiyorum.

            2020 yılında pandemi var, ailemin yanına dönmüşüm, yollar kapanmış dönemiyorum. Karantinadayız, kendi aileme destek olurken, diğer ailemi yalnız bırakıyorum. Onları çok özlüyorum, her gün konuşuyoruz. Bensiz eğleniyorlar, kıskanıyorum. Bensiz üzülüyorlar, destek olamıyorum. Dertleri var, ben yokum. Yolların açıldığı günün ertesi dönüyorum, ailemde çatlaklar oluşmuş, hissediyorum. Doğum günümde yine kamptayız, yine çok mutluyum sanıyorum, sabahında hepsinin bir ilüzyon olduğunu anlıyorum. Sanırım 3.yü zıplayamıyorum. Aşk hayatım beni tüketiyor, içten içe eriyorum. Psikolojim bayatlıyor, karakterim kuruyor. Ödün vermekten boş bir kavanoza dönüşüyorum. Kendim olamıyorum, ben neydim (?) hatırlayamıyorum. Yine de bu zehirden kopamıyorum. Önümde duran göle bakıp yaşımı ve yaşadıklarımı sorguluyorum. Hiçbir şeyi çözemiyorum.

            2021’e geldik, yarın doğum günüm. Upuzun ve çok zorlu bir sene daha geride kaldı ve yaşadığım bazı şeylere hala inanamıyorum. Yüzmeyi öğrenmeye çalıştığım Denizde boğulmak üzereyken karaya nasıl çıktım bilmiyorum. Işıklardan kaçtığım günlere gülüyorum, şimdilerde rahatsız etmeyecek seviyede loş Işıkta oturmayı seviyorum, fazlası hala gözümü alıyor. Ailem olan arkadaşlarım paramparça yine. Bu sefer ben masumum, bunun da farkındayım. Yarın doğum günüm, ama bu sefer heyecanlanamıyorum, biraz midem bulanıyor, belki de hala tuzlu su kusuyorum, artık yüzmeyi sevmiyorum. Artık aşk hayatı konseptini kökten problemli buluyorum. Arkadaşlık konseptine inanmamı sağlayan insanlar fiziksel olarak yanımda olamıyorlar, hepsini çok özlüyorum. İnsanlarla arkadaş olmaya çalışsam da hiçbirinin yerine koyamıyorum. Duygusal bir kar topu olup içten içe buz tutuyorum. İnsanları kalbinin rengine, sözlerinin şeffaflığına göre sınıflandırıyorum artık, puantajı kaldırdım. Diyalog kuramayan, derdini anlatamayan insanlara katlanamıyorum, hayatlarını merak edemiyorum. Flört ederken bunalıyorum. Kadınlarla sırf sevişmek için hayatlarını merak ediyormuş gibi yaparken kendime ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Bir şekilde hep evime dönüyorum. Artık zindanın anahtarını iç cebimden başka bir yere koymuyorum, istediğim zaman kapıyı açık bırakıyorum.

            Yarın doğum günüm. Bir yıl daha geçti. Bin yıl daha geçse ne ola ki? Koskocaman bir fanusta, kendi kendimi sallayıp uçan kar tanelerine şaşırıyorum. Bir yıl daha geçti, benim için kocaman bir kış bitti. Beni bilenler Ay’a olan tutkumu bilir, ama artık Güneş’i daha çok seviyorum. 😊

           

           


13 Mayıs 2021 Perşembe

Bugünümü anlatmak istiyorum sizlere

 

            Gözümü suratıma flaşı tutan güneşe sinirlenerek açtım bugün. Şarkı söyleyen kuşları sessize almak için bir hışımla kalkıp camı kapattım. Tek gözüm kapalı ve kaşlarım bu kadar çatıkken onların da bu kadar mutlu olmaya zaten hakkı yoktu. Siyah perdemi boydan boya çekip odamı karanlığa boyadım. Kocaman yatağıma bakıp çapraz yattım. Hem arkama hem önüme ikişer yastık koyup, düşünmediğimi düşündüğüm o büyülü dünyaya dönmeye çalıştım tekrar. Maalesef yine uyuyamadım.

Tek elimle telefonumu aradım yatağın üzerinde. Pozisyonumu değiştirmeden ulaşamadığım için yine söylendim bir kıble.  İki mail, aile grubundan bir-iki mesaj, birisi de yeni bir fotoğraf koymuş, aman müthiş a.k.

                                                                    ***

Günlük ritüelleri olan insanlardan değilim ben, hiç yapamıyorum. Aksine odamın durumu bir önceki akşamın mental bir haritasını oluşturuyor, ve ben tatsız bir akşam geçirmişim belli ki. Kültablası ağzına kadar dolmuş, izmaritler halay çekiyor. Çöpler poşetini aşmış, özgürlük marşı söylüyorlar. Biriken bulaşıklar yine suratsız... Belli ki birkaç gündür hayatla aramız bozuk yine, küçük bir kişisel gelişim zamanı gelmiş. Aslında bir çoğunu bile merak etmediğim instagram hikayerini kapattım hemen, ayaklandım. Banyoda buldum kendimi, aynadaki garip adama baktım. Tam düşüncelere dalacak gibiydim ve baktım kanalı değiştiremiyorum, televizyonu kapattım. Yüzümü silip mutfağa doğru sürükledim cansız bedenimi, ve bendenizi. Bugün “O” gün tatlım, Neco is back.    

                                                                    ***

Mutfakla selamlaştık, dostlarını getirince orada da bir bayram havası yaşandı. Herkes bu büyük ve tarihi birleşmenin sevincini yaşarken, banyo yapması gerekenlere yardım etmeye başladım. Hindistan cevizi aromalı sabun herkese tropikal bir neşe katıyordu. Bir yandan da vizyonum kadar siyah bir kahve yapıyordum. Taşikardi ile bir randevumuz vardı ve birbirimizi çok özlemiştik çünkü... Müzik açmayı unuttuğum için kendime sinirlendim küçük bir an ve sonra saçmaladığımı farkettim. Zaten sakinlikti aradığım, en azından o an aradığım, veya aradığımı bildiğim- (?)  

                                                                    ***

Elimde kahvem, ağzımda sigaram, yamuk saçım ve asık suratımla balkona çıktım. Bütün güneşi kendisine çalmış iki adımlık camdan zindan.... Camları açtım hemen, çünkü ben gücüm yetiyorsa istediğim değişim olurum. Güçlüyüm ben... Camın üst mandalı tıkandı tabii anında, bir beş dakika da onunla uğraştım. “Yaz gelmiş ve her şey çok iyi” moduna girmek için güneşin altında sıcak ve simsiyah kahvemi içerken güneş gözlüğümü taktım, kırmızı atletimle birbirlerini anında tamamladılar ve bana teşekkürü bir borç bildiler, asla ödemediler. Dışarıyı izledim biraz balkondan, biraz da kapalı televizyonun yansımasından kendimi. Daha ilginç buldum kendimi açıkcası, sonra da kendimi izledim kahvem bitene kadar. Bir-iki de fotoğraf çektim, “sonunda televizyona çıkacak kadar ünlü oldum” alt metinli bir instagram paylaşımı ayarladım kafamda, sonra da muhtemelen uygulayacaktım. En az yedi senedir açılmadan duran bir kitap aldım sözde kütüphanemden, onun dünyasına saklanmaya çalıştım bir bölüm kadar. Anında sıkıldım zaten. Her şey ne kadar yapmacık yaşanıyor bu kitaplarda, benim kitapta mı böyle olacak acaba...

                                                                    ***

Spor yapacağıma söz vermiştim küçük, yağlı kas gruplarıma bugün. Sözde alışkanlığımı kaybetmemek için savaştığım başka bir gün daha. Bozmadım moralimi, destek oldum kendime, aynanın karşısında güçlü göründüğümü sandığım pozlar verdim. Bir-iki çizgi ile sevinip motivasyon teyzeden bir elma aldım ve başladım ağırlıklarımla oynamaya. Bir-ki-üç-dört....

Bangır bangır bir müzik, düşünmekten setleri sayamadığım bir spor aktivitesi ve doğru mu yapıyorum acaba tribi ile tamamladım bir saatlik aktiviteyi. Yine aynanın karşısındaydım, yine aynı çizgilere bakıp seviniyordum. Ne önemi var ki, dedi beynim bir anda. Her yeri çizgili ve kaslı olsa ne olur... İki hafta salsan, kafana göre yesen-içsen, yine hiç yapmamışsın gibi olmaya başlayacak. Hayattan kopya çekip lunapark trenine dönüşen spor alışganlığımla tartışmaya başladım. Şimdilik ben kazandım... Yarın spor yapmazsam komple ben kazanıcam, sporu yine bırakıcam, sonra komple ben kaybedicem. Eeeeeeeeeeeee?

                                                                     ***

Spor yaptığım için bu gurur duyulası aktiviteyi onure etmem gerekiyordu, ben de hemen üç yumurta haşladım. Onlar haşlanırken hızlı bir duş alıp içinde yüzdüğüm zaman denizinden bir bardak daha kazandım. Üç adet haşlanmış yumurta ve bir kalıp beyaz peynir ile gerçek bir sporcu gibi beslendim.  Spor yaptığım için “yemek yeme” aktivitesi de otomatik olarak “beslenmek” fiili ile yer değiştirdi tabii. Ben de başka bir şeyle yer değişsem keşke diye düşünerek yumurtaları hiç etmeye başladım, ayçiçeği tarlası kadar sarı olan balkonumda ve evet, güneş gözlüğümle. Biraz terliyorum alt tarafı, ne olacak ki? Biraz yavaş ye aptal ne yapacaksın kahvaltından sonra...    

                                                                    ***

Yumurta kabuklarını çöpe dökerken kız kardeşimin ukulelesi keskin bir bakış attı bana. Bayağıdır da kimse böyle bakmamıştı. Tabağı lavaboya bırakıp sonranın problemi haline getirdim ve hemen aldım yeni oyuncağımı elime. Din ding din din din ding, heleleyy...  Maksimum gereksiz sesi çıkartmış olmalayım ki kardeşim abime yine gelmişler diye düşünüp müdahile olma gereği duydu. Birkaç tane akor öğretti sağolsun, ben de heveslendim. Yapamadım tabii, en başta en azından. Benden daha zor bir şeyin var olma ihtimali çok düşük olduğu için; hırslanıp oturdum yalnızlık köşeme, oyun sistemi kurulu bilgisayarımın önündeki kocaman tekli koltuğa... Ukuleleye yeni başlayanlar için dersler tarzı bir şeyler yazsam yeter herhalde... Zibilyon tane online kurs içerisinden amerikan güzellik standartlarına yenik düşüp en beyaz tenli ve renkli gözlü adamı yeterli bulup bir videosunu izledim kucağımdaki çocuk gitarıyla. Üç-üç buçuk saat kavga ettik aletle, sanıyor ki vaz geçiceğim...  Akorlar, tamam. Geçişler, idare eder. Ritim, daha iyi olabilir. İzlenen ders sayısı üç, gayet iyi. Yarın tekrar görüşür müyüz bilmiyorum ama bir noktada seni çok daha iyi tanımayı istiyorum, teşekkür ediyorum geçirdiğimiz zaman için, canım tatlı çocuk gitarım. Rica ederim mutsuz, garip adam.

                                                                             ***

Odanın camını açıp discord üzerinden sadece internetin koparttığı arkadaşlarımla buluştum tekrar. Gizli günlüğüm, beynimin oyun parkı... Biraz oyun oynadık, biraz sohbet ettik, biraz da Dua Lipa & İbrahim Tatlıses mash-up’ı dinledik. Dünün aynısı oldu yine, neyse öncesinde bir şeyler yaptım. Derin bir nefes alıp çıktım çevrim içi hayattan. Zaten beynim yine çevrim dışı. Aylar önce “Yazarım tabii!” Dediğim kısa hikayelere başlamaya yeltendim, enerjimi bulamadım. Biraz ders çalışayım, hayatımı değiştirecek bir kursa başlayacağım ben, çok da az kaldı. Dedim. Sonra bir dizi açıp, benliğimi kocaman tekli koltuğun emmesine izin verdim.

                                                                ***

Sanırım dizide beş-altı bölüm geçti, Netflix yine yaşıyor muyum diye kontrol ediyor. Yaşıyorum kanka yaşıyorum, devamke lütfen.  Arada tavanla da sohbet ediyorum diye bu kadar somurtulmaz ki. Bir noktadan sonra dikkat çekmek için yapılan bir hareketten başka bir şey değil bence. Bir yandan da İnstagram’da bir-iki kişiye yazmıştım. Allah’ım ne kadar sıkıcı insanlar, ne kadar da bayık bir sohbet... Neco konuşkanlığını mı kaybettin sen acaba? Herkes korkuyor bence artık yeni birini tanımaya, uğraşmaya. Ödü kopuyor herkesin bir tane daha fazla sorumlulukla uğraşmaktan. O kadar haklılar ki. Aklım almıyor bazen gerçekten, yeniden insan tanıyıp, üzerine güvenip, üzerine de kendini anlatacaksın daaa..... Sonunda yanlarına gittiğinde önce pandemi için taktığın maskeyi, sonra da sosyal fobi maskesini çıkartacaksın...

                                                                ***

Durdurdum diziyi, siktir git Netflix neymişsin, izlemiyorum. Zaten uyuyamıyorum da, bari bir şeyler yazayım da kafam boşalsın.  Ne anlatıcaz ki artık hiçbir şey olmuyor hayatımda. İyice günlük oldu bu blog da, bunu da mı bıraksam. Ya, he! Bi bu var on yıldır salmadığın, bunu da sal, mal seni.! Bugünü anlatsan bile yeter, birkaç metaforla süsler satarsın, okuyan insanlar belli zaten. Doğru dedin kral.

                                                                ***

 

Bugünümü anlatmak istiyorum sizlere.

 

Gözümü suratıma flaşı tutan güneşe sinirlerek açtım bugün. Şarkı söyleyen kuşları sessize almak için bir hışımla kalkıp camı kapattım. Tek gözüm kapalı ve kaşlarım bu kadar çatıkken onların da bu kadar mutlu olmaya zaten hakkı-

 

 

14.05.2021

03:44

17 Nisan 2021 Cumartesi

Zihnimdeki Yatağı Toplayamıyorum

 

            Çok uzun zamandır görüşmüyoruz seninle. Yazmıyorum artık eskisi kadar, çünkü eskisi kadar hissetmiyoruz seninle de. Hislerimi anlatamıyorum artık herkese, hep suçluyum zaten diye hatamı aramıyorum, dans ederken hep aynı hareketi yanlış yapıyorum.

            Çok uzun zamandır değilim kendimde, veya olmak istediğim yerde. Uğraşmıyorum artık yoran şeylerle, salıyorum en ince telinden. Her yere gitmiyorum artık, hiçbir yerde kalamıyorum, zihnimdeki yatağı toplayamıyorum. 

            Çok uzun zamandır korkuyorum hayat boyu çalışmaktan, mutluluğu aramaktan. Bakınmıyorum sağa sola artık bunun için, burnumun ucunu bile göremiyorum. Kendimi buldum sandığım her an kandırılıyorum, kendime hep iki adım geriden bakıyorum.

            Çok uzun zamandır darlanıyorum, ailemi daha çok özlüyorum. Sevdiğim herkesi kaybetmekten korkuyorum, en başında kimseye sahip olmasak bile. Yenilerini tanımaya korkuyorum ama maceraları da seviyorum. En tutarsız oyunun, en gönülsüz kahramanı... Canlarım tükeniyor, CD çiziliyor, konsol bozuluyor...

            Çok uzun zamandır ağlayamıyorum, niye bilmiyorum. Hiçbir zaman utanmadım ağlamaktan, her duyguyu en yüksek noktasında yaşamaktan. Göz yuvarlarımda hissediyorum bazen suyun basıncını, yine de baraj kapaklarını açacak anahtarı bulamıyorum. Ne zaman ağlayamasam bir şeyler yazıyorum, zihnimi ağlatıyorum. Kocaman bir blog oluştu, bir o kadar da asla paylaşmadıklarım... Ağlayamadığım günlerin sayısını, tarihini ve yoğunluğunu... Hepsini biliyorum. Hepsini silmek istiyorum. Hepsini silmek istiyorum. Hepsini silmek istiyorum.

            Çok uzun zamandır rol yapıyorum, hangi ödülü kazanınca emekli olurum bilmiyorum. Yeni projelerin seçmelerine gönülsüz katılıyorum, kendimi temsil edemiyorum. Eğlenceli, komik, tatlı, güçlü, “cool”, zeki, mantıklı... Bu sıfatlarla yüzümü yıkayıp akşam yine yorganla kavga ediyorum. Sürekli yüzüm asık olduğundan, kendimle yüzleşemiyorum.

            Çok uzun zamandır ne istediğimi bilmiyorum, benden isteneni istemediğimi biliyorum. İstediğimi bildiğimi alamıyorum. Aldığımla yetinemiyorum. Yetindiğimle kimse mutlu değil, biliyorum. Yine de istiyorum.

            Çok uzun zamandır doymuyorum, zaten acıkmıyorum da. Refleksif yemek yiyorum, bütün gece hayaletlerini kusuyorum. Anoreksiya hastası ruhuma spor yaptırtmaya çalışıyorum, hiçbir rutini tamamlayamıyorum, çok yoruluyorum, hayali bedenimi sakatlıyorum.

            Çok uzun zamandır aynı defterleri karalıyorum, kalem baki, mürekkep sonsuz ama sayfalardaki beyazlıklar tükeniyor. Sil baştan yazdıkça izler daha da kabarıyor, her yazım bir öncekinden daha kötü oluyor. El yazısı bu kadar kötü birisi için yeni, bembeyaz sayfalı bir defterin ne önemi var bilmiyorum, yazmayı bırakmak istemiyorum. Kalemimi kırmak istemiyorum.

            Çok uzun zamandır erteliyorum sürreal hedeflerimi, çabaladıkça da uzaklaşıyorum. Ee, peki ben pes ettikten sonra ulaşsam, “hedef”/ “keşke” olmuyor mu? Keşke demekten nefret ediyorum, dilime pelesenk olan bir numaralı kelime olduğu için utanıyorum. Zeki görünen bir aptal olduğum için saklanıyorum, aptal kararlarımın sorumluluğunda boğuluyorum.

            Çok uzun zamandır negatiflikleri örtemiyorum, çok çabalıyorum. Her şeyi analiz edip inceliyorum, yine de bardağın boş tarafında beynimi camdan cama vuruyorum. Her şeyin önlemini almaya çalışıyorum artık, salmaya çalışırken kontrol manyağı alter egomla kavga ederken buluyorum kendimi. Bir sabah ahbapken, akşamında can düşmanımla yaşadığımı farkediyorum. Artık arkada ses yokken uyuyamıyorum.

            Çok uzun zamandır anlatmıyorum, saklıyorum, gizliyorum. Zihnimin şarap mahzenlerinde sorunlarımı fermante ediyorum. Neden anlatmıyorum, bilmiyorum. Anlatınca herhangi birisi anlıyor mu, onu da bilmiyorum. Üzülürüm diye mutsuz şarkılar dinlemiyorum, belki de bu yüzden duymak istemediklerimi işitmemek için susuyorum. Problemleri biraz daha yıllandırıyorum.

            Çok uzun zamandır büyüyemiyorum, ne zaman aynaya baksam daha da küçükmüşüm gibi geliyor, belki de büyümek istemiyorum. Monotonluktan nefret edip huzur arıyorum, heyecan sevip değişiklik sevmiyorum, yenilik sevip klasikleşmiş hareketlerimi tekrarlıyorum. Güvenli bölgemi terk edemiyorum, güvenli mi onu bile bilmiyorum.

            Bilmiyorum... Çok uzun zamandır yeni favori repliğim. O sikko taşlı patikanın taşlarını tekmeliyorum. Ayakkabım yırtık pırtık oldu, yine de yürümeye devam ediyorum.

Ben hiçbir şey bilmiyorum.

 

18-04-21