Yine şeffaf bir realiteden izliyorum dünyamı. Yüzümün güldüğünü farkedince yoruluyor yanaklarım, başım ağrımaya başlıyor. Kaç gündür huzurlu uyuduğumu düşününce huzursuzlaşmaya başlıyorum yatağımın içinde, elektirikli battaniye altında üşüme geliyor. Bilinçli mutluluk bir ilüzyon sanırım, ve bazı rastlantılar benimle dalga geçiyor. Bu gece battaniyeden yapılma kalkanımla birlikte, yastıklarımla tartışıyoruz mühim bir konuyu: Havva ve yasak elma.
İstediğin her şeye sahip
olduğun bir hayatta erişemeyeceğin söylenen, ama gözünün önünde duran bir şeyle
karşı karşıyasın, ne yaparsın? Kimisi meraktan diyor bu saplantı, kimisi aç
gözlülük, kimisi de insanlık diye yorumluyor kabaca. Hepsini ben diyorum
aslında sadece yastıkları da ben seslendirdiğimden herhalde, farklı biri
konuşuyormuş gibi geliyor. Aslında hiçbiri değil bu arada. Bu sadece bir
yanılsama, elma aslında ya hiç olmadı, ya da hiçbir zaman tabu olmadı.
Sonsuzluk kavramında asla
ulaşamayacağım bir şey için neden tasalanayım ki? Bence Aristo filan böyle bir
soru sorardı. Hiçbir şekilde gücün yetmiyor, yasak olduğunu kabullendiğin bu
realiteye, o zaman neden zihnen yorulasın? Bu yanılgıyı kabullendiğin zaman
zaten elma da kayboluyor Havvacım derdi, araları biraz daha samimi olsaydı. Vazgeçmişlik
geliyor, peşinden biraz hayal kırıklığı, daha sonra belki terkediş, belki de
kabulleniş... yine de günün sonunda salış ve huzurla buluşuyor.
Peki da Vinci ne
yapardı? Biraz daha sonuç odaklı bir birey olduğu için bu sonsuzluk algısını
sonsuz bir fırsat dönemi olarak görürdü kanımca. Birbirinden farklı metotlar
dener, o elmadan bir ısırık alana kadar çabalardı. Sürekli daha farklı ve
absürd şeylere girişir, belki de kendini bu yolda yitirirdi. Vatikanın baskısına
yakalanmadan bunu yapmak da biraz göt istiyor açıkcası, biliyorsunuz. Başarsan
bile suçlusun, başarını paylaşamıyorsun, üstüne de sonsuza kadar lanet. Hepsi
merak, hepsi istek, hepsi arzu, hepsi kural tanımamazlık adına atılan adımların
aslında geriye doğru olduğunu anlamak için mi?
İstanbul’un fethi
metaforu uyuyor mu acaba buraya, bilemiyorum. Mehmet’in adı tek başına çok
bayık durmuyor mu sizce de? Bence elmaya ulaştıktan sonra en çok keyif
alanlardan biri de o oldu. En azından biz öyle biliyoruz, uygun durumlarda
anlatılabilsin diye şişirilmiş tarihimiz sayesinde. Söz konusu elma olan
İstanbul’a bakınca hala aynı değeri taşıyor mu acaba diye sormadan edemiyorum.
Hadsizliğimle dilim yine el ele dik bir yokuştan aşağıya doğru koşuyor; bir
elde elma, diğer elde bıçak ne yapacağından emin olmadan.
Peki Shakespeare ne
yapardı? Daha ilk günden elmayı almaktan çok, neden alamayacağını anlatmak için
yanıp tutuşur muydu? Elma ağacının karşısındaki ağaca yaslanıp, o tek elmaya
gözlerini dikip ona sahip olamamayı mı tasvir ederdi sonsuzluk boyunca? Cennette
bu sonsuzluk paradoksuna sonradan dahil olan eril bireylerle, melekler de onu
dinleyip; “vuaayy beee adam ne anlattı usta.” Der miydi birbirlerine? Muhtemelen
derlerdi, ama ne elma yenmiş olurdu ne de bir yaprak düşmüş olurdu yere. Olan
yine Shakespeare’e olurdu herhalde, boşa geçmiş bir sonsuzluk algısı.
Sanırım bu paradoks en
eski korkutma yalanı. Sapiens’de hep bahsedilen insanın hayal gücü sayesinde
büyük toplulukları organize ettiği argümanının en büyük destekçisi. Mutluluktan
soyutlanıp kurallara, görevlere odaklanmanın en kolay yolu. Kör gözleri olan
insanların bir de suratlarına torba geçirerek garantiye alma telaşı. Ya uyanırsa
diye başında beklediğin bebeğe saatlerce söylenen bir ninni, asla erişemediğin
noktayı kaşımaya çalışırken yakınını kaşıyıp kendini kandırma hissi...
Yine baydım bak ben
vizyonlu olmaktan, ne elmaymış! Steve Jobs ısırılmışını boşuna Iphone logosu
yapmamış. Herkes ısırmak istiyor, armut yiyenlere bok atıyor, ama yine de
kimse ilk ısıran olmak istemiyor. Bayılıyorum körlerin en az üç tane dili
olmasına. Ben sanırım bu elmayı ısırıcam, dayanamayaraktan. 😊