19 Ocak 2022 Çarşamba

Havva Hanımla Elma Bey

Yine şeffaf bir realiteden izliyorum dünyamı. Yüzümün güldüğünü farkedince yoruluyor yanaklarım, başım ağrımaya başlıyor. Kaç gündür huzurlu uyuduğumu düşününce huzursuzlaşmaya başlıyorum yatağımın içinde, elektirikli battaniye altında üşüme geliyor. Bilinçli mutluluk bir ilüzyon sanırım, ve bazı rastlantılar benimle dalga geçiyor. Bu gece battaniyeden yapılma kalkanımla birlikte, yastıklarımla tartışıyoruz mühim bir konuyu: Havva ve yasak elma.

İstediğin her şeye sahip olduğun bir hayatta erişemeyeceğin söylenen, ama gözünün önünde duran bir şeyle karşı karşıyasın, ne yaparsın? Kimisi meraktan diyor bu saplantı, kimisi aç gözlülük, kimisi de insanlık diye yorumluyor kabaca. Hepsini ben diyorum aslında sadece yastıkları da ben seslendirdiğimden herhalde, farklı biri konuşuyormuş gibi geliyor. Aslında hiçbiri değil bu arada. Bu sadece bir yanılsama, elma aslında ya hiç olmadı, ya da hiçbir zaman tabu olmadı.

Sonsuzluk kavramında asla ulaşamayacağım bir şey için neden tasalanayım ki? Bence Aristo filan böyle bir soru sorardı. Hiçbir şekilde gücün yetmiyor, yasak olduğunu kabullendiğin bu realiteye, o zaman neden zihnen yorulasın? Bu yanılgıyı kabullendiğin zaman zaten elma da kayboluyor Havvacım derdi, araları biraz daha samimi olsaydı. Vazgeçmişlik geliyor, peşinden biraz hayal kırıklığı, daha sonra belki terkediş, belki de kabulleniş... yine de günün sonunda salış ve huzurla buluşuyor.

Peki da Vinci ne yapardı? Biraz daha sonuç odaklı bir birey olduğu için bu sonsuzluk algısını sonsuz bir fırsat dönemi olarak görürdü kanımca. Birbirinden farklı metotlar dener, o elmadan bir ısırık alana kadar çabalardı. Sürekli daha farklı ve absürd şeylere girişir, belki de kendini bu yolda yitirirdi. Vatikanın baskısına yakalanmadan bunu yapmak da biraz göt istiyor açıkcası, biliyorsunuz. Başarsan bile suçlusun, başarını paylaşamıyorsun, üstüne de sonsuza kadar lanet. Hepsi merak, hepsi istek, hepsi arzu, hepsi kural tanımamazlık adına atılan adımların aslında geriye doğru olduğunu anlamak için mi?

İstanbul’un fethi metaforu uyuyor mu acaba buraya, bilemiyorum. Mehmet’in adı tek başına çok bayık durmuyor mu sizce de? Bence elmaya ulaştıktan sonra en çok keyif alanlardan biri de o oldu. En azından biz öyle biliyoruz, uygun durumlarda anlatılabilsin diye şişirilmiş tarihimiz sayesinde. Söz konusu elma olan İstanbul’a bakınca hala aynı değeri taşıyor mu acaba diye sormadan edemiyorum. Hadsizliğimle dilim yine el ele dik bir yokuştan aşağıya doğru koşuyor; bir elde elma, diğer elde bıçak ne yapacağından emin olmadan.

Peki Shakespeare ne yapardı? Daha ilk günden elmayı almaktan çok, neden alamayacağını anlatmak için yanıp tutuşur muydu? Elma ağacının karşısındaki ağaca yaslanıp, o tek elmaya gözlerini dikip ona sahip olamamayı mı tasvir ederdi sonsuzluk boyunca? Cennette bu sonsuzluk paradoksuna sonradan dahil olan eril bireylerle, melekler de onu dinleyip; “vuaayy beee adam ne anlattı usta.” Der miydi birbirlerine? Muhtemelen derlerdi, ama ne elma yenmiş olurdu ne de bir yaprak düşmüş olurdu yere. Olan yine Shakespeare’e olurdu herhalde, boşa geçmiş bir sonsuzluk algısı.

Sanırım bu paradoks en eski korkutma yalanı. Sapiens’de hep bahsedilen insanın hayal gücü sayesinde büyük toplulukları organize ettiği argümanının en büyük destekçisi. Mutluluktan soyutlanıp kurallara, görevlere odaklanmanın en kolay yolu. Kör gözleri olan insanların bir de suratlarına torba geçirerek garantiye alma telaşı. Ya uyanırsa diye başında beklediğin bebeğe saatlerce söylenen bir ninni, asla erişemediğin noktayı kaşımaya çalışırken yakınını kaşıyıp kendini kandırma hissi...

Yine baydım bak ben vizyonlu olmaktan, ne elmaymış! Steve Jobs ısırılmışını boşuna Iphone logosu yapmamış. Herkes ısırmak istiyor, armut yiyenlere bok atıyor, ama yine de kimse ilk ısıran olmak istemiyor. Bayılıyorum körlerin en az üç tane dili olmasına. Ben sanırım bu elmayı ısırıcam, dayanamayaraktan. 😊

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder