10 Temmuz 2019 Çarşamba


10 Temmuz 2019 Çarşamba
O, Bu ve Şu
Yağmur ve yıldızlar... Üç şarkıdan birinde var olan, kalemi olan herkesin beleş mürekkebi... Kimse kırağının rengini kağıdına bulaştırmadı, çünkü dertler hep akşamdan kalmaydı.
İki, yedi ve on iki... Din kitaplarında bile kullanılan, talihin kalıplara sığdırılması... Yine de masumdu sayılar. Yine de, genelde siyah renkle yazılırlar.
Mevsimler ve güzel kadınlar... Hep aynı döngüde, değerleri bilinmeden kullanıldılar... Kışı seven; kar yağdırdı, kadını seven; yağmur. Yazı sevense hep tatildeydi, hiçbir şeye karışmadı.
Ölüm ve uyku... Rüyaları paylaşmak için bahaneydi. Paylaşmak istemeyenlerin kırmızıydı gözleri, hiç büyümemişti bebekleri. Beşiğin parmaklıklarıydı irisleri.
Kediler ve köpekler... Araçtı ilgi için. Sosyal medya filtresi... Beğeni mıknatısı, mesaj magneti... Sokaktakiler aç susuzken, cins olanlar evde sefa sürüyordu. İnsanlar, insanlık dışı ilan ettikleri ırkçılığı, hayvanlar üzerinden idam ettiriyorlardı.
Güneş ışığının çocuklarıydı renkler: Siyah, beyaz, mavi, yeşil, kırmızı, sarı, gri... Beyazı masumiyetle baş göz ettik, siyahı kötülükle. Kırmızı hem kan demekti hem şehvet. Sarı annesine en çok benzeyendi, maviyle yeşili doğa sahiplenmişti. Bize hep gri kaldı, sadece gri kaldı.
Kitaplar sezonluk işçi oldular. Antalya, Bodrum, Fethiye, İzmir... Kumsallarda şezlong tutuyorlardı. Yazları biralarla takılıp Sonbaharda kahvelerle poz veriyorlardı. Çoğu ünlü oldular, ama içlerini bilen yoktu.
Şarkıların karakteri yoktu, veya hep arzuladığımız özgürlüğü yaşıyorlardı. Mutsuza dost, huzurluya keyif, ağlayana dert oldular. Senden, benden hürdü varlıkları. Biz yine de kelepçelerimizi renkli pastel boyalarla boyar, fotoğraflarda sadece dirsekten yukarımızı gösterirdik.
            Empati bir yetenekti, biz hayalet sandık. Görenleri de deli... Bizdik akılsız olan halbuki; kendimizi koyduğumuz merkezin derinliklerinde ışığı unutan. Yaşayınca kazanıyordu kalp irislerle sarı lekeyi.
            Anne, baba, kardeş ve bilumum akraba... Bir karakterin inşaat mühendisleri, bizim ülkedeysen mütahitleri. Konsept olarak problemli, bireyin mental tuğlalarını dizeni seçemeyişi... Her problem aslında normaldi.
            Arkadaş, dost ve berber Sinan... Aynı inşaatın sıvacıları ve boyacıları... Bizler birer mimar; kimi sadece duvar örer kimi mental bir lunapark. Hangisi daha problemli, halk karar veriyor. Bendeniz ise artık kapıyı çalanları içeri almıyor.
            Din, dil, ırk, cinsiyet... Ayrıştırmacı politikanın alt kümeleri... Evrensel küme doğa iken, insanlığın kümesi bu aralar yine tek bir sembolle gösterilebiliyor.
            İdeal, kariyer ve hedefler... İntiharın düşmanları. İnsanın en sevdiği oyunun ana temaları. Ayyaşın şarabı, torbacının sigarası... Sahip olamayanın tribi, olanın telaşı... Motivasyon tarlasının mısır koçanı. Benim oyuncağım, komşu çocuğunun çığlığı.
            Penis ve vajina... Bu hayatın derin devleti, gizli ajanları. Freud’un ifşası ve tanrının insanlığa elmadan bile önceki ilk kazığı. Alkolün en samimi arkadaşları, dostluğun en hain düşmanları... Tek başına yalnız ve ilgisiz, genelde keyfinin kahyası, bazen baş belası, bazen de ego pompası... Bütün sıfatları sudan geçirince; insanın en sıradan organları.
            Metafor ve kinaye... Hayatı zor modda oynamaktı. Düz cümleleri bile anlamayan insanların üzerine yatay bir çizgi çekmek; çekiç, örs ve üzengiyi fazla mesaiye bırakmaktı. Tarihin eskimeyen oyunu olan mental saklanbacın hilesi, kaliteli sohbetlerin hilesiydi. Bireyin cahil kalkanı, cahilin de şaha kaldıranı...


9 Nisan 2016 Cumartesi
Kendimi Titreşime Aldım
         
                    Sokak sanatçılarının en basit çalgısı, kış ayının en marjinal kar tanesiyim. İzin ver dinleneyim o tatlı nefes alışlarında. İndir beni en yabancı duraklarda; bu yolculuğu hep bilmediğimiz yerlerde, molalar vererek yaşayalım. Tamamlanması muallakta kalsın mümkünse. Süslü kelimelerle konuşalım sadece, kelimeleri anlamsızlaştırmayalım. Birbirimizin defterlerini, dilediğimiz gibi, en sevdiğimiz renklerle dolduralım. Başkalarının peşinden gitmeyelim, kimseyi örnek almayalım. Kendimizi, geçmişimizi ve hatta yarım saat öncemizi bile düşünmeden sürdürelim bu serüveni. Kendi masal kitabımızın yan karakteri olmayalım. Kurguyu hep biz yazalım, her cuma akşamını spontane yaşayalım. Bizi günden güne gözleriyle süsleyen, gıpta dolu bakışlara şaşırmayı bırakalım. Görüşemediğimiz günleri resmi tatil ilan edelim. Bizim için duran hayat, olağan düzeniyle akamasın. Yaşam, içinde binlerce çeşit balık bulunan bir nehir. İki deli balık, bu nehirde yolumuzu hep akıntıya doğru tutalım. Akışına bıraktığımız her olay örgüsünü sevelim. Sevmediklerimiz olursa tanrıyı oynayalım. Her şeyi değiştirelim gerekirse, birbirimizi olduğu gibi bırakalım.

                   Sensiz tellerim kopar, yaz gelir ve eririm en boş arazide. Nefes alamaz olursun sen de, ben hep yorgun kalırım. Molasız kalırız ve bu yüzden; önce bedenlerimiz, sonra zihinlerimiz yorulur. Başarışız sonuçlarla karşılaşırız. Önce cümlelerimiz basitleşir, sonra renkli kalemlerimiz tükenir. Eleştirdiklerimiz gibi oluruz sonra. Hatalarımızı tekerrür eder, mutlu anılarımızı hüzün eşliğinde gözden geçiririz. Ana karakterlere başkalarını koyarız, koyduk da zamanında. Olmadı, o hikayeler pek okunmuyor. Kurguları boğazımdan geçmiyor, yutkunmama dahi izin vermiyorlar bazı zamanlarda. Cuma akşamları odamıza kapanırız, saatlerce başka hayatları anlatan yabancı dizilere kilitleriz beyinlerimizi. İnsanlar bizim gibi olmak istemezler sonra, bizim gibi olmamak için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Görüşemediğimiz günler o kadar fazla olur ki; sokakta karşılaşınca, karşılıklı bakışmalar bile ''cumartesi gecesi'' havası verir bedenlerimize. Hayat bizimle birlikte durmaz bu kez, o güzel nehir bulanıklaşır. Solungaçlarımız işlevsiz kalır, nefessiz kalırız kendi yaşam alanımızda. Akıntının tersine yüzmeye çalıştığımızdan geriye doğru istemsiz taklalar atarız, yüzgeçlerimiz çaresiz kalır. Bu sefer sevmeyiz akışına bıraktığımız hiçbir şeyi. Tanrıyı oynamayı bırakıp inançsız oluruz. Hiçbir şeyi değiştiremeyiz bu defa, birbirimizi dahi tanıyamayız.

Bütün kirpiklerimi kestim zaten; uyandığımda seni net göremediğimden. Bize bakınca asılan her suratı bakışlarımla taciz etme gereksinimimden.

Bol şans bize.


26 Şubat 2016 Cuma
Bunun için döndüm belki de
                   Günaydın! Ay'ın en beyaz tarafı. Kafamın içindeki geceyi bölen ışık, hoş geldin. Uykudan uyandın sanırım, mahmursun birazcık. Sol elinle sağ gözünü ovuşturarak mı okuyorsun yazdıklarımı? Gözlerini devirerek cevap yazıyorsun belki de, düşünce denizindeki balıklardan birkaç tanesiyle. İç çekiyorsundur yada sesli şikayet ediyorsundur. Etme. Kabullen bunu, bunları. Beni ve her şeyimi. Ayrı ayrı kazı zihninin en karanlık tahtasına, hem de en beyaz tebeşirle. Kalpten bahsetmiyorum dikkat edersen; orası zaten benim evim. Gizli saklı yaşadığım; gözden ırak, gölgelerle dolu barınağım. Tek sıkıntı çıkamamak oradan, çünkü girişi unuttum. Vücudunda bulunan en yararlı parazit oldum. Tamı tamına iki sene, susuz hayatta kaldım dört odacık evde. Her öksürüğünü hissettim, arada damarları tıkadım. Bazen hızlandırdım evimi, heyecanlandırdım seni de. Hem de gereksiz yere.
Bu yeri kazanmak için çok çabaladım mı? Tartışılır. Ben dahil herkes farkında. Sorun şu ki; çabalamaya sonradan başladım. Baktım ufacık evime yeni birini sokmaya çalıştın, olmadı. İkimiz de nefes alamadık, hatta üçümüz de. Beslenme zincirinin en altına atıldım bir anda, vücudundaki en değersiz organa döndüm. İki yıl nadasa bıraktığın toprak oldu evim, kirli kan temiz kandan fazla akar oldu. Gözün bile kanlandı, kendi hislerini göremez oldun. Durum kötüye gittikçe zihninle birlik olup kendini ikna eder oldun. Bunun için döndüm belki de, gözlerinin beyazı gerek kahverengi irislerine.
                 Duygular olmadan yaşayamazsın, demişler. Hayatımda duyduğum en saçma söz öbeği. Diyen adam benim kadar basit ve aşık, çok belli. Çünkü sen yaşadın, koskocaman iki yıl. Sadece mantıkla ve doğru kararlarla... Eğer buna yaşamak diyorsan, yaşadın. Yeni arkadaşlar edindin, eskilerle bağları koparttın. Yeni yemekler tadıp beğendin, eskilerden de sapmadın. Yeni müzikler keşfettin, eskiyen şarkıları kenara bıraktın. Hayatında çok fazla bir şey değişmedi, çünkü değişen her şey artık hayatında değildi. Ben hayatında değildim çok uzun bir süre hatun kısmısı. Ve sen benim olmadığım her dakika daha da yalnızlaştın, o yeniden inşa ettiğin kalabalık hayatında. Çehrenden her ay bir gamze eksildi, benim şakalarımı duymayınca kulakların. Teninde kaşınan her nokta beni özlediğinden kaşındı belki de. Burnun hep kokumu duyamadığından aktı, miden hep sarılamadığımızdan üşüdü. Bunlar için döndüm belki de, seni özlediğimi senin vücudunla anlatabilmek için.
              Ben aslında dönmedim sana. Zaten hep seninleydim. Sen bensin, ben senim çünkü. Biz karakterlerimizi birbirimizin ateşinde dövdük. Bu yüzdendir ki; insanlar seni bana, beni sana benzetiyorlar. İki gözü olmasaydı insanın eğer, bizi tek kişi görür müydü? Sabahları geceye, geceleri sabaha bağlayan tanrı, güç, ruh yada kudret... İnsan figürüne benzemese bizi ayrı yaratabilir miydi en başta? Sevgi bu kadar zorken ve sürekli ilgi isterken, can yakmak bu kadar kolay olabilir miydi yahu? Senin için döndüm ben, hem de hiç gitmeden. Benim için bekledin sen de, hem de çok uzun bir süre tek dal sigara içmeden. Murphy bey bok yemiş; ben seni, sen beni bu kadar çok severken. Birbirimize döndük biz. Biz.







13 Şubat 2016 Cumartesi
Çarşamba akşamı gereksizliği
         Biz iki asal sayıyız, birleşimi üçe tam bölünen. Kalanı hep sen olan. Bölenler hep en önde oturanlar. El kaldıranlara yüz vermese hoca artık keşke, arka sıradakilere yazık oluyor, tahtadan duyulmuyorlar. Tarafımızca dilsizler.
         Biz iki gizli özneyiz, aynı konuya ait. Fiiller çoktan tükenmiş sanırım; günde iki paket, fiks. Yan masada üç nokta vardı. Cümle olmamıza yetmediler, söz öbeği olabildik. O hep söylenmek isteyip söylenemeyen kelimelerin karışımı olduk, ağızlarda kapalı kaldık, kaçamadık.
         Biz iki gezegendik, bende hiç nehir yoktu. Dört ana elementin biri eksik, değerli değilim insan gözünde. Sense insanlarla dolup taşmışsın, birkaç tanesini salacak bir yer arıyor gibisin. Aman kuzum bana salma, uzaktan hümanistim. Sonra, ''Burası yaşanılabilir bir yer değil.'' diyorlar, çamur atıyorlar hiç durmadan.
         Biz iki bedendik, eğitildik. Hocamız çok gençti, yıllattık. Aklar düşürdük saçlarına, kendimizden bıktırdık. Başka kulvarlarda yapamadık; dişe diş, kana kandık. Kala kaldık sonra, hep ters köşelere yattık. Akşam ezanıyla evlere dağıldık. Anne lafı dinlemeyi bırakınca soğuk beton aradık. Yine yan yana oturduk, anlamaya çalıştık.
         Biz iki komşuyduk, duvarımız yoktu. Salonun ortasına ince iplikten sınır yaptık. Aynı evin içinde birimiz kaybolurken, öteki kendini buldu. Seni seven mahalledeki bütün çocuklar da bana hayran bu arada. Hepsine şeker dağıtıyorum. O patikayı da sakın seçme, bana çıkmıyor. Sen bana çık, ev sahibine gücüm yetmiyor.


12 Aralık 2015 Cumartesi
Biz bir şeylerdik
         Biz bir metaforduk
         Sen espriydin
         Kimse gülmedi
         Belki de komik değildik
         İzole ettik kendimizi

         Biz bir masaldık
         Ben yan karakterdim
         Sen kitaptaki her renk
         Cümledeki özneydin
         Bulandırdık zihinleri

         Biz bir pazar sabahıydık
         Sen tatil güneşiydin
         Ben gecenin ağızda bıraktığı tat
         Pazartesi nefretiydim
         Kovaladık birbirimizi

          Biz bir elma ağacıydık
          Hem yeşil, hem de kırmızı
          Sen dalında güzeldin
          Ben hep yerden seyrettim
          Birbirimizden koparılışımızı

          Biz, bizdik bi' zamanlar
          Bizim olan şeyleri yitirmemişken
          Güneş, Ay'a henüz küsmemişken
          Biz, bizdik bi' zamanlar
          Biz, bizdik o zamanlar...


20 Eylül 2015 Pazar
Renk

           Korkuyorum sanırım. Seni aklıma getirmekten korkuyorum. Siyahın en sinsi tonuna boğuyorsun zihnimi. Göz bebeklerim büyüyor karanlığında, gerçeği arıyorum. Hiç kimsenin hiçbir zaman bulamadığını arıyorum.  Sadece sende aradığımdan bulamıyorum, biliyorum. Yine de yeni insanlarda aramaya üşeniyorum. Sıfırdan tanıyamam insanları. Bunun gerektirdiği kadar sabırlı değilim. Tahammülümü; zihnimde resmini çizmeye çalışırken, sesini hatırlamaya çalışırken yitirdim. Kusursuzca betimleyebildiğim yüz hatlarını, çehreni, tepkilerini... Hatırlamıyorum. Pozitif hiçbir şey yaşamadık mı sahi? Yaşasaydık bu kelimelerin rengi yine siyah olur muydu? Bilmiyorum. Umursamıyorum.
          Sen hangi renksin yahu? Sarı, kırmızı, siyah , mavi, yeşil.. Bulamıyorum, nerdesin? Beyazın en naif tarafında mısın? Turuncu gibi şen-şakrak ama gri gibi saklı mısın? Gözlerini hangisiyle boyadın, hangi insanlara hangi tondasın? Dolaştığın sokakların hepsi turkuaz olsa ne yazar ya da? Gözünü kapatınca herkes siyahı görüyor zaten. Senin tuvalini boyayan neden şaşırsın? Ben şaşırdım, şaşı oldum. Senin siyahını sarı, mavini kırmızı görür oldum. Neşeni huzursuz, mutluluğunu yapmacık buldum. En sevdiğin sanatçı şarkı söylemez oldu. Sus-pus oldum, duruldum, darıldım hatta utanmadan gocundum.
          Kahvaltıda çay içmez olmuşsun. Pijamanın renkleri solmuş, terliklerin sana küsmüş. Ayakların haddinden fazla ileri gider olmuş. Altıncı hissin körelmiş, ruhun bedenine kilitlenmiş. Gözlerin televizyonda, ekmeğin kızarmasını ya da sucuğun pişmesini bekliyorsun. Kime servis edeceksin? Benliğine mi, bencilliğine mi? Aman baharatını eksik etme kuzum, tatsızlığı kimse sevmez. Eğer tatsızlık onu yaratanı etkilemiyorsa tabii. Bizim durumumuzda yemeklerin çok tuzsuzdu, onu da söyleyeyim.
         Dün Bestekar'da sabahladım. Betona oturdum, hatta sabah altıda kepenkleri kapalı bir eczaneye yaslanıp uyumuşum. Ankara ayazındaki buz gibi beton bile senden daha az rahatsız ediciymiş, senin yerine benim ağırıma gitti. Kalktım hemen, kalan alkolü yuvarladım. Adlarını yeni öğrendiğim insanlara baktım bir süre. Sekizde servisim varmış, gitmem lazım. Bu gece ayların suskunluğunu bira ve şarap gibi yan etkenler yüzünden buraya kusmak istemezdim. Küstürdüğün kaleme yine senin hatıralarına sinirlenip sarılmayı da istememiştim. Dayanamadım. Sarhoşken telefona sarılan tip olmaktansa, kaleme sarılmak daha tatlı geldi sanırım. Her neyse, seninkini bulamasam da kendi rengimi buluyorum yavaş yavaş.



12 Mayıs 2015 Salı
Gece nöbeti
          Yine karanlığa açtım gözlerimi bu sabah. Güneş’i yine kaybetmişim, saklambaç mı oynuyoruz, evrene hayat mı veriyor belli değil. Ben şımarttım yıllarca tabii, her sabah altıda kalkarak. Alıştı iyice, böyle devam edecek sandı sanırım ilelebet. Sobelenmeyi içten içe istememe rağmen rekabetçi kişiliğim el vermiyor geceleri uyumama. Geceleri olgunlaşır insan, demişti babam bir keresinde. İşini bitirmeden gözüne uyku girmiyorsa sorumluluk sahibi olmayı öğrenmişsin demektir, sevdiğini düşünmeden uyuyamıyorsan aşkı öğrenmişsin demektir, arkadaşınla tartıştığında üzüntüden uyuyamıyorsan dostluğu öğrenmişsin demektir, demişti. Belki de bu yüzden uyuyamıyorum. Olgunlaşmaktan, insanlardan, sorumluluklardan, gerçek aştan ve bir o kadar da sahte aşktan, yenilecek potansiyel kazıklardan, en zor günümde yanımda olarak acizliğimi görecek olan insanlardan ölesiye korkuyorum. Sensizlikten korkuyorum kafayı yerim diye, senle olmaktan korkuyorum bir gün kaybederim diye. Kâbuslardan korkuyorum uzun sürer diye, güzel rüyalardan korkuyorum uyanırım diye. Belki de bu yüzden erkenden kaybediyorum her şeyi. Evet, bir erken kaybedenim. Uykusuz gecelerin en sağlam askeriyim.
            Bırakamıyorum nöbet yerimi. İçimden gelmiyor, terk edemiyorum düşünce gezegenimi besleyen karanlık geceleri. Herkese Güneş sabah doğacak diye bir kaide yok ya. Her kuş sabah ötecek diye bir kanun da yok. Belki de kuşlar geceleri de şarkı söylüyorlardır ama siz sağırsınızdır. Gerçekten de ötüyorlar yahu. Siz şehir hayatının gürültüsüne, sorunlarınızın öfkesine o kadar gömülmüşsünüz ki; sahte kahkahalarınızın gürültüsünden duyamıyorsunuz o kuşları. Kulaklarınız sağlam ama kalbiniz sağır sizin. Bunları düşünüyorum her gece gönüllü olduğum karanlık nöbetimi tutarken. Sonra açıyorum bir bira, yakıyorum yanında sigaramı tavanı seyrediyorum bir süre. Bembeyaz pütürlü tavan boş insanlardan daha dolu gelince anlıyorum doğru yaptığımı bazı şeyleri. Gerçi ne demiş Emrah Serbes bir kitabında; ‘’ Şimdiki aklım olsa bunu yapmazdım. Ama bunu yapmasaydım şimdiki aklım olmazdı. Bu da şimdiki aklım olsaydı paradoksu işte.’’  
            Her gece nöbetten sonra kestiriyorum hayallerimi bacak arama kıstırıp. Bütün nöbeti hataları, pişmanlıkları, keşkeleri düşünerek geçirince ister istemez hayallerine sığınıyor insan. Bu kadar basitliği kendime yakıştıramıyorum, utanmasam düzenli bir uyku uyumaya başlayacağım. Bu sefer de Yekta Kopan ele geçiriyor zihnimi bir cümlesiyle; ‘’Değil mi ki rüyalar, gün boyu sakatlanan zihnimizin koltuk değnekleri.’’ Değil, demek istiyorum. Bildiğim tek değnek kalem, tek döşek kâğıt, tek aspirin kitap. Benim zihnimi tekme tokat döven sorular varken ne yapsın çocukcağız rüyalara mı sığınsın? Nöbet yerimi bırakıp yatasım geliyor bir kez daha. Onun yerine bir sigara daha yakıp tavana geri dönüyorum.
            Askerde çok dayak yersin sen, cümlesindeki duygular gibi karma karışığım bu gece. Nefret dolu, tatminkâr bir beklenti içinde, ufak bir acıma… Kendine neden acır bir insan? Kaybedenler olmasaydı kazananlar da olmayacaktı bu Dünya’da. Bir bakıma kaybetmek bile bir işe yaramasını sağlıyor insanın. Çabalasan bile boş insan olamıyorsun yani. Bu yüzden bilerek kaybetmeye başladım zaten. İnsanlar mutlu olsun varsın. Benim mutsuzluğum, kayıplarım; onların varlıkları, neşeleri olsun. Belki bir gün ben ve binlerce nöbet arkadaşım, kardeşim yerlerimizi terk ederiz. Kaybetmekten bıkarız. Kazanmayı özleriz. Sonra bizim yerimize yeni Ahmetler, Mehmetler geçer. Biz kazanmaya başlayınca kaybetmeye başlayan Ahmetler, Mehmetler bahsettiklerim. İşte o zaman bu paradoksta kayboluruz yine, mutsuzlukla harmanlanmış bir şekilde. Biz uykusuz gecelerin askerliğini kısa dönem yapmışken bu insanlar, uzun dönem er olarak bitirirler. Her karanlık çöktüğünde gecenin başçavuşundan azarı yerler. Sonra onları da aramıza alırız karargâhı büyütürüz. Kim bilir, belki de bir gün ülkeyi kurtarırız.


29 Mart 2015 Pazar
Neyse
           Uyandım. Yeni başlayan güne yaklaşık olarak sekiz saat geç kalmışım. Kahvaltıyı geçirmiş, öğlen yemeğini kaçırmışım. Mide bulantısı ile harmanlanmış uykumu yataktan kaldırıp lavaboya tükürdüm. Elimi yüzümü yıkayıp, sorumluluklarımı kağıt havluyla kurulayıp çöpe attım. Çoktan yirmi kez küstüğüm şehrin en sıkıcı dakikalarını yakalamışım yine. Geceleri barıştığımızdan gündüzleri sevemiyorum bir türlü, eğlenemiyorum. Uyuyamıyorum bu yüzden. Rüyalarla terbiye edilen karakterlerimizin pasaklılığı uykusuzluk. Belki de senin karakterin bu yüzden köy yolu gibi oldu, bilmiyorum. Neyse.

            Bir türlü anlatamadım sana bazı şeyleri. Basit matematiği algılayamadın. Sen artı ben, eşittir ''bizsiz'' onlar. O' da senin gölgen olan gizli özne. Sonucu belli olmayan bu problem yüzünden sınıfta kaldık belki de. Sense sınıfın bilmiş öğrencisi olup, bu soru yanlış, diyerek kestirip attın. Gerçi barajı bile zar zor geçmiştik. Sınav stresinde ne yapardık kim bilir. Kitapçığı karalamaktansa soruları boş bırakmak daha mantıklı, doğru söylüyorsun. Zaten konular işlenirken ben uyuyordum. Sense kitap okuyordun. Neyse.

            Üç tarafı saçlarla çevrili çehrende saklambaç oynarken sobelenmiştim gözlerine. Çanak çömlek patlayınca yanında olmayacak olmaktan memnunum. Senelerdir benimle tecrübe ettiğin anıların, başka insanlar tarafından Deja vu'laştırılışını görmeyecek olmaktan memnunum. Benim yerime koymaya çalıştığın ve çalışacağın her insanın, seni acıtışını görmeyecek olmaktan memnunum. Her insanın bir kalıbı olmak zorundadır, tabusunu yıktığın için memnunum. Kimseye uzatamadığın elini yıllaca omzumda taşıdığım için memnunum, benden sonra bunu deneyeceğin insanları görmeyecek olmaktan memnunum. Çok memnunum yani. Optimistim yine, en sevmediğin. Neyse.

            Bazen kaldıramıyorum bunları. Bünyem almıyor. Bahçesinden kiraz çalınan amca gibiyim. Kızıyorum. Kızıyorum ama sana da imreniyorum. Heyecanını dozunda yaşayıp, yakalanmadan kaçıp gidiyorsun. Bana arkadan tepki vermesi kalıyor. İnisiyatifime göre; anlayış gösterip tatlı tatlı söylenmek, görmezden gelmek, ya da içime doğru küfretmek gibi şeyler. Kalbi kırılan her insanın yaptığını yapıp susuyorum ben de. Ne kadar basit değil mi? Düz bir tepki. Kendi basitliğimden iğrenerek yatıyorum yatağa, tavanda yüzünü hatırlamaya çalışıyorum sonra. Söylemek isteyip korkaklığımdan söyleyemediğim her şeyi not alıyorum telefonuma. Sonra açıyorum tatlı bir müzik başlıyorum karalamaya. Üçüncü sınıf amerikan komedi dizilerini yaşarken kendimi kaptırdığım için utanıyorum. Sindiremiyorum bazı şeyleri. Tam kafama sıkacak oluyorum, içinde senin olduğun aklıma geliyor, yapamıyorum. Uyuyamıyorum. Neyse.


15 Şubat 2015 Pazar
Renksiz hayatlarını benimle boyayan insanların eline fırçayı hep ben tutuşturdum
          Renksiz hayatlarını benimle boyayan insanların eline fırçayı hep ben tutuşturdum. Kendim kaşınmışım biraz da sanırım. Büyüdükçe bozulmayanımız kalmadı. Bir yerden sonra da aynı renkler sarmıyor tabii. Sıkılıyor insan. Fırçayı bile değiştiriyor. Hayat tıpkı bir tuval gibi. Boyamayı seviyorsun ama renkler hiçbir zaman yeterli değil. Ortaya güzel bir şey çıkması için birbirinden farklı fırçalara ihtiyacın var ve sen ne yaparsan yap, nasıl boyarsan boya; ortaya çıkan üründen memnun kalmayan insanlar var. En sonunda tamam diyip sergiyi kapatacam suratlarına amk.
          Güneşle aramı düzelttim derken gece küstü şimdi de. Uyuyamıyorum bir türlü. Ay'ın gülümsemesinin altında sigara içmek varken Güneş'in gereksiz samimiyetine maruz kalıyorum her gün. Hoşuma gitmiyor, samimiyetsiz. Yılışık bir kız kadar itici, kendini bilmeyen bir erkek kadar da mide bulandırıcı. Neyse, neyse.
          Taşındığımdan beri gelemedim kendime. Beğenmediğim dört duvarı tanımadığım iki insana tercih ettiğim durumdan bahsediyorum. Hayatımda olan her insanı geri kazanmaya çabalıyışım üstüne sürekli yeni insanlar ekleniyor, çok fazlalar. Eskileri kazanmak için attığım adımlar tekme tokat geri dönerken, korkudan yeni insanlara açamıyorum kendimi. Kendimden çok değer verdiğim insanları kaybetme tehlikesine o kadar çok düştüm ki son birkaç haftada önümü göremiyorum yine. Zaten siktiğimin yurduna neden taşındıysam, sigara bile içemiyorum yazı yazarken. Gamsızlığıyla övünen insanı kaybettim. Yerine; optimist, özürlü bir iyilik meleği geldi yine,ahahaha(!)


2 Ocak 2015 Cuma
Ben gidiyorum
           Yine izmarit kokularına uyandım. Gözümü açmak istemiyorum. Hayır. Yine monoton, gri sabaha uyanmak istemiyorum. Bu kez kararlıyım. Yataktan kalkmayacağım. En azından hava tekrar kararana kadar. Neyse ki gidiyorum yakında.
           O bilgisayarın başına oturmak istemiyorum bugün. Belimi büküp yürüyerek banyoya gitmek istemiyorum bugün. Yüzümü yıkamak istemiyorum bugün. Bugün kendimi istemiyorum yanımda. Kafa dinlemek istiyorum artık. Kafamın içinde gezinen ''acaba''ları def etmek istiyorum bugün. Olasılıklardan kurtulmak, net olmak istiyorum bugün. Bugün kalkar kalkmaz sigara yakmak istemiyorum. Daha sigarayı bile yakmadan bilgisayarı açmak istemiyorum. Kendimden kaçarken dizilere hapsolmak istemiyorum artık. Neyse ki gidiyorum yakında.
           Yine bunları düşünürken tavanı izler halde buldum kendimi. El yordamıyla bulduğum telefonuma bakmaya gerek bile duymadım bu sefer. Nasılsa arayanı geri aramicam. En fazla bi mesaj atarım o da unutmazsam. Bu çarşafı da değiştirmem lazım artık. Rengine bakılırsa yastık kılıfını da. Amaan siktir et. Nasılsa gidiyorum burdan.
            Bu evden, küçük hapishanemden. Kendi ellerimle inşa ettiğim bu küçük kafesten. Özler miyim ki acaba? Sefaletimi, düzensizliğimi, yalnızlığımı... Özlerim tabi lan. Bu ev benim tüm geçmişime sahip. Her köşesinde kahkahalarım, zırlamalarım mevcut. Salondaki tekli koltukta çocuk gibi az ağlamadım. Yeşil çekyatın dili olsa bana neler der kim bilir. Yine annemin yanına gidiyorum ama bu sefer kalıcı olarak. İyi ki gidiyorum.
           Çoğu insana göre bu çok mantıklı bir hareket. Çoğu insan dediğim üç filan. Bu mutfağın pisliği ne olacak acaba? Gitmeden temizlemem lazım. Ailem her şeyin farkında. Her yanlarına gidişimde benim ben olmadığımın farkındalar. Neyse dur bir dakika; sikicem tavanını yeter, kalkıyorum. Of yine uyandım, nerde bu terlikler. Her sabah terlik mi aranır gerçekten. Yine kanepenin altına gitmiş teki. Evde iki tane yatak varken neden kanepede yatıyorum ben? Doğru o yataklardan sıkılmıştım. Bu kanepeden de sıkıldım artık. Neyse ki gidiyorum.
           Gidiyorum la ben şaka maka. Selam vermeden adım atamadığımız sokaklara yabancı olduğum için gidiyorum. Kendi yalnızlığıma misafir olamadığım için gidiyorum. Bütün çocukluğumu üç ayda yitirdiğim için gidiyorum. Kendimi buldum sanırken her şeyimi kaybettiğim için gidiyorum. Geriye kalan tek şeye doğru gidiyorum ben. Aileme.
           Neyse ben gidiyorum, haydi sağlıcakla.


2 Aralık 2014 Salı
Yalnızlık Kahvesinin Yanında Yakılan Bir Dal Sigara
           Gözlerimi gecenin karanlığına açtığımda anlamıştım bir sorun olduğunu. Güneş'i kaybedeli on gün kadar olmuştu sanırım. Saklanbaçta da hiç iyi değildim zaten çocukluktan beri, herhalde hiç öğrenememişim kuralları. Kendime gelmeye çalışmadan önce hemen bi telefonu kontrol ettim. Sikiyim, yine 39 cevapsız çağrı, 15 mesaj. Ne yazık ki annemden çoğunluğu. Hemen iyi olduğuma dair yarım yamalak bir şeyler karalayıp gönderdim. Önce Twitter’a, sonra da Facebook’a takılı kaldım yarımşar saat. En sonunda doğrulabildim yavaştan batakhane yatağımdan. Halıyı incelerken terlikleri yokladım ayaklarımla, bir yandan da açık pencereden gelen soğuk esintinin keyfini sürüyordum ahmakça. Gözlerimi kapatmış terlikleri bulmanın verdiği başarı hissini kucaklayıp kalktım ayağa. Vücut belden kırık, öne doğru eğik bir şekilde yürümeye başladım telefonu hiç bırakmadan. Ağır ve küçük adımlarla yüzümü yıkamadan mutfağa uğradım önce. Her taraf pislik içindeyken çaydanlığı buldum tezgahın sol köşesinde. Bir önceki sabahtan kalan suyu döküp tekrar doldurdum yavaşça. Banyoya geçmeden önce mutfağa bir göz gezdirdim her sabah yaptığım gibi. Yine bir yarın hallederim cümlesi geçti zihnimin kenarından ve oy birliği ile kabul edildi. En çok oyu ellerim vermişti şüphesiz. Yine iğrenç kola bardağını gördüm masanın üstünde. İçinde beyaz bir şey oluşmuş, kuyruklu ve hareket ediyor. ''2 hafta önceden kalan bir bardak kolanın yaydığı kokuya inanamazsınız!'' şeklinde anlatılacak bir hikayem daha oldu diye düşündüm biran. Kendi kendime gülümsedim, anlatacak insan bırakmışım gibi çevremde. Banyoya gidişim daha az heyecanlıydı, en azından kapısı hep açıktı. Yerdeki kan lekelerini hala silmemiştim. Aslında bayadır hiçbir şey yapmamıştım. Sabah çişimi yaptıktan sonra aynada kendime baktım, yine tanıyamadım. Sanırım kendimi unutalı bayağı olmuştu. Sırıttım. Kendime şirinlik yaparak günü kendime daha güzel hale getirdim ve soğuk suyu suratıma çarpınca birden ayıldım. Sırıtış gerginliğe, öfkeye o kadar hızlı döndü ki yanaklarım kasıldı. Hızlıca oradan çıkıp çalışma odama doğru yürümeye başladım. Koridorumun uzunluğuna yine lanet ediyordum ki sonunda vardım. Camel Softumdan bir dal alıp mutfağa koştum bu sefer. Koşmam gerekiyordu sabahın nefretini kaldıramıyordum. Yine uyanmışlığın, sorumlulukların, hataların , keşkelerin bağırışmalarına katlanmak zorundaydım. Bu mümkün değildi. Mutfağa ışık hızında girip çaydanlığı ocaktan aldım. Hemen temiz sayılabilicek bi bardak bulup son sütlü köpüklüyü de boşalttım içine. Ardından sigaramı yakıp odama doğru yürüdüm yavaş yavaş. Sigara ve kahvenin büyüsü sardı beni anında. O kadar negatifliği götürebilicek şeylerin bu kadar basit olduğuna inanmazdım eskiden. Bilgisayarımı açıp ; kendi elimle, minder yardımlarıyla rahatlattığım kolduğuma da oturduktan sonra Google'a ulaştım. Kendi hayatımda başarısızdım, sorumsuzdum ve keşkelerin köpeğiydim. Başkalarının hayatlarını izlemek beni rahatlatıyordu. Hemen açtım bir ingiliz dizisi, içinde kaybettim kendimi. Kahve itekledi, sigara rahatlattı o dizi de sığınacak bir yer verdi. Aileme dönüşen bu alışkanlıklar aslında hayatımın ta kendisiydi. Su kaynamış, sonra devam ederiz..


25 Kasım 2014 Salı
İlkbahardan kışa

        İlkbahardan kışa o kadar çabuk geçtim ki dökülen yaprakları bile göremedim. Son kalan bir kaç tanesini çaresizce yakalamaya çalıştım önce. Kabullenemedim. Ağaç dallarına tek tek bantlamayı bile denedim, olmuyor. Olmadı. Nisan zamanlarındaki kahkaha yağmurları bir anda kar tanelerine dönüşüverdi küçük odamda. Haziranın neşesi o kadar hızlı geldi geçti ki tutmayı bırak bakamadım bile doğru düzgün. Kökü sağlam dediğim, tüm ülkeyi çevreleyecek kadar derin olduğunu düşündüğüm ilişkilerim birer birer kurudular sonra. Kış onları besleyemedi. Birer birer izledim kuruyup kırılışlarını, çığlıklarını. Yemyeşil incecik dalında; kıpkırmızı,hayat dolu bir çileğim kalmıştı yüzümü güldüren, onu da yedim bitirdim en sonunda. İlgilenmesi, izlemesi , gülümsetmesi kadar güzel değildi tadı, acıydı. Çileği yiyen ben olsam da çürük tadına boğulan o oldu. Gizli gizli beni mutlu etmeye çalışırken, haberim olmadan iyilikler yaparken bana; yıpranmıştı kökleri. O da kurudu. Gözüm gibi baktığım yegane şey de eridi, yok oldu gözlerimin önünde. Yapamadım bir şey. Kışımın soğuğu onun baharını da yok ediyordu. Diyemedim bir şey; çünkü her kar tanem ona düştüğünde yaprakları ağlıyordu. Hep sonbahar insanı sanardım kendimi meğer ayaz kadar keskin, kırağı kadar anlıkmış bütün zararlarım. Ama bir gün güneş açıcak tekrar, bu kış da biticek. Hep biter, bu böyledir. Güzel bir gökkuşağı çıkar bütün verdiğin hasarın ardından ve sen hayran olursun. Yaptığın tüm ziyanı unutturan o gökkuşağı... O gökkuşağına bakarken aklında tek bir soru vardır ; tekrar çilek yetiştirebilicek miyim?